Nietzsche, yaşamın
tarihin hizmetini gereksindiğini, ama tarihin fazlalığının yaşama zarar verdiğini
ileri sürer. Ona göre üç tür tarih üretilmektedir: 1- Büyük şeyler yapma çabası
içinde olanların ürettiği anıtsal tarih,
geçmişte yapılmış büyük işlerin bugün de yapılabileceğini kanıtlamaya çalışır.
2- Saygıyla eskiyi koruyan ve alışıldık olanda ısrar edenlerin ürettiği antikacı tarih, hiçbir şeyin
değişmediğini kanıtlamaya çalışır. 3- Bugün acı çeken ve muhtaç olanların ürettiği
eleştirel tarih, geçmişi yargılayıp
hüküm verir. Üçü de tarihe yanlı bakar. Hele antikacı tarihçiler, insanları
sürüleşmeye iter.
Tarih aşırılığına karşı Nietzsche, insan yaşamı ve geleceği
için bazen tarih üstü bakmak gerekir
der, yani bilime, felsefeye, sanata yönelmek. Ama insanların tarih dışına da gereksemesi vardır.
Başka deyişle eski olayları ve tutumları, özellikle olumsuz olanları
unutmak, tarihi göz önünde tutmamak
gerekir. Olayın eskiliği arttıkça unutma katsayısı yükselmelidir.
Tarihimizden anıtsal tarihe örnekler çok. Bir devletin yok
edilip halkının kılıçtan geçirildiği İstanbul’un Fethi’ni, çok iyi bir şey
yapılmış gibi 500 yıl sonra hâlâ kutlamak gerekli değildir. Bu kutlama “biz
geçmişte devletler yıktık, hâlâ yıkarız” demek mi oluyor? Çanakkale Savaşı,
Osmanlı İmparatorluğu’nun da taraflardan biri olduğu emperyalistler arasındaki
Birinci Dünya Savaşı içinde yer alan bir muharebedir. Bu muharebeyi kazanan
Osmanlı, daha sonra karşı tarafın İstanbul’u zapt etmesine engel olamadı. Ama
Birinci Dünya Savaşı’ndan bağımsızmış gibi soyutlanan bu savaş gururla anılıp
duruyor. Her 30 Ağustosta Yunanlıları denize dökmek, bugünkü Yunanistan ile
ilişkilerimizi düzeltmeye yaramaz. Her yıl, her ilin kurtuluş gününde Rusları,
Ermenileri, Yunanlıları sembolik olarak öldürmenin sonu gelmeyecek mi? Eski
olumsuzlukların kinini tutmak, insanlar arasında barış sağlamaz. “Türkün
Türk’ten başka dostu yoktur” savı ile komşularla barış içinde, iyi ilişkiler
içinde yaşanabilir mi?
Fıkrayı duymuşsunuzdur: “Bir Hıristiyan ile bir Yahudi uzun
süredir arkadaştır. Bir gün Hıristiyan hışımla gelip Yahudi’yi dövmeye başlar.
Yahudi bir fırsatta sorar; ‘Ne oldu, niçin beni dövüyorsun?’ Hristiyan; ‘Siz
Hz. İsa’yı çarmıha gerip öldürmüşsünüz’ der. Yahudi; ‘Ama o olay 2000 yıl önce
oldu’ diye şaşkınlığını belirtir. Hıristiyan; ‘Olsun. Ben yeni öğrendim’ der.”
Demek ki, olayı bilen Hristiyanlar çoktan unutmuştur, ama yeni öğrenenler öç
alama peşindedir. Benzer durum Dersim olayları açısından Aleviler için
geçerlidir. Alevilerin çoğu bu olayı unutmuştur, ama yeni öğrenenler, hatta
Alevi olmayanlar büyük kızgınlık içindedir. İstenen ne, “Devlet özür dilesin!”.
Olay Atatürk ve CHP yönetimi sırasında olmuş, özür dileme AKP hükumetinden
isteniyor. AKP özür dileyince sorun bitecek, Atatürk ve CHP aklanacak! Saçma
bir tutum değil mi?
Ermeni soykırımı sorunu eleştirel tarihe örnek olabilir.
Anıtsal bakış ya da antikacı bakış yok. Acı çektiklerini söyleyen diaspora ve
öteki milliyetçi Ermeniler, geçmişi yargılayıp hüküm veriyor. Osmanlı
Devleti’nde Abdülhamit döneminde, Ermenilerin birçok katliama uğradığı bir
gerçektir. 19. yy. sonunda birçok millet (Yunan, Bulgar, Arap, Ermeni, bg),
Osmanlı’ya karşı bağımsızlık (kurtuluş) savaşı açtı. Bu savaşlarda her iki
yandan çok sayıda insan öldü. Kurtuluş savaşı vererek devlet kurduğunu iddia
eden bir millet adına, bağımsızlık savaşı veren milletler için “Bizi arkadan
vurdular” demek saçmadır. Ermeniler dışındaki milletler bağımsızlık kazandı
(Ermeniler daha sonra Sovyetler Birliği sınırları içinde bir devlet kurdu).
1915’te özellikle olan, kendi halindeki Ermeni nüfusun ve Ermeni aydınların
zorla göç ettirilerek yolda büyük bölümünün öldürülmesidir. Ermeni çeteleri de
Türklerden çok insan öldürdü. Yüz yıla yaklaşan bu eski olayın unutma katsayısı
çok yüksektir. Ama özellikle Ermeni diasporası, unutturmamak için elinden
geleni yapıyor. Bu nedenle Türkiye-Ermenistan ilişkileri bir türlü düzelmediği
gibi Türkiye’deki Ermeni yurttaşlar da huzur içinde değil.
Fransalı filozof Baudrillard,
1980’lerde tarafsız biri olarak Ermeni sorununu şöyle değerlendirmiş:
"Ermenilerin acıklı hali; bütün enerjilerini, 1915'te katledildikleri
olgusunun kabul edilmesi için harcıyorlar. Kimliklerini doğruluyor diye
katliamı kanıtlamak istiyorlar. Bütün dünyayı bu gerçeği itiraf etmeye zorlamak
için terörist bir eyleme girişip ölümü bile göze alabiliyorlar. Bütün bunlarda
usanç verici bir şeyler var. Belli bir kimlik sahibi olmak gereksiz; bir
hayalden başka bir şey değil aslında ve 'olduğu gibi olduğunun' özellikle de
ölmüş olduğunun kabul edilmesini istemek çok saçma. Ermenilerin durumu oldukça
trajik; çünkü hayat hakkı için bile değil, katledilmiş olma hakkı için mücadele
ediyorlar. Zaten, bir katliamın bütün dünya tarafından yetmiş yıldan beri
unutulmuş olmasının intikamı nasıl alınabilir ki? Evrensel bir umursamazlık
karşısında ne yapılabilir? Terörizm, intikamın gerçeküstü bir biçimi yani;
kendisi de hızla unutulmaya mahkûm olan bir biçimi. (Cool Anılar, Ayrıntı Y., Aktaran Ahmet Cemal, Sol Kitap, 28 Mayıs
2014)"
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı döneminde gerçekleşmiş bu
olayı inkâr etmesi saçma bir tutumdur. Ama Ermenistan Cumhuriyeti’nin
“katledilmiş olma hakkı” için mücadele etmesi de saçmadır. Bugünün Ermenilerinin
de, Türklerinin de 100 yıl önceki olaylarla ilgili bir suçu, günahı yoktur.
Geçmişe gidersek, İsa peygambere ilişkin anlatılan “ilk taşı günahsız bir kişi
atsın” öyküsünde olduğu gibi, taş atacak kimse bulunamaz.