2 Haziran 2014 Pazartesi

TARİH, TÜRKLER, ALEVİLER VE ERMENİLER



Nietzsche, yaşamın tarihin hizmetini gereksindiğini, ama tarihin fazlalığının yaşama zarar verdiğini ileri sürer. Ona göre üç tür tarih üretilmektedir: 1- Büyük şeyler yapma çabası içinde olanların ürettiği anıtsal tarih, geçmişte yapılmış büyük işlerin bugün de yapılabileceğini kanıtlamaya çalışır. 2- Saygıyla eskiyi koruyan ve alışıldık olanda ısrar edenlerin ürettiği antikacı tarih, hiçbir şeyin değişmediğini kanıtlamaya çalışır. 3- Bugün acı çeken ve muhtaç olanların ürettiği eleştirel tarih, geçmişi yargılayıp hüküm verir. Üçü de tarihe yanlı bakar. Hele antikacı tarihçiler, insanları sürüleşmeye iter.
Tarih aşırılığına karşı Nietzsche, insan yaşamı ve geleceği için bazen tarih üstü bakmak gerekir der, yani bilime, felsefeye, sanata yönelmek. Ama insanların tarih dışına da gereksemesi vardır. Başka deyişle eski olayları ve tutumları, özellikle olumsuz olanları unutmak,  tarihi göz önünde tutmamak gerekir. Olayın eskiliği arttıkça unutma katsayısı yükselmelidir.
Tarihimizden anıtsal tarihe örnekler çok. Bir devletin yok edilip halkının kılıçtan geçirildiği İstanbul’un Fethi’ni, çok iyi bir şey yapılmış gibi 500 yıl sonra hâlâ kutlamak gerekli değildir. Bu kutlama “biz geçmişte devletler yıktık, hâlâ yıkarız” demek mi oluyor? Çanakkale Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun da taraflardan biri olduğu emperyalistler arasındaki Birinci Dünya Savaşı içinde yer alan bir muharebedir. Bu muharebeyi kazanan Osmanlı, daha sonra karşı tarafın İstanbul’u zapt etmesine engel olamadı. Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan bağımsızmış gibi soyutlanan bu savaş gururla anılıp duruyor. Her 30 Ağustosta Yunanlıları denize dökmek, bugünkü Yunanistan ile ilişkilerimizi düzeltmeye yaramaz. Her yıl, her ilin kurtuluş gününde Rusları, Ermenileri, Yunanlıları sembolik olarak öldürmenin sonu gelmeyecek mi? Eski olumsuzlukların kinini tutmak, insanlar arasında barış sağlamaz. “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” savı ile komşularla barış içinde, iyi ilişkiler içinde yaşanabilir mi?
Fıkrayı duymuşsunuzdur: “Bir Hıristiyan ile bir Yahudi uzun süredir arkadaştır. Bir gün Hıristiyan hışımla gelip Yahudi’yi dövmeye başlar. Yahudi bir fırsatta sorar; ‘Ne oldu, niçin beni dövüyorsun?’ Hristiyan; ‘Siz Hz. İsa’yı çarmıha gerip öldürmüşsünüz’ der. Yahudi; ‘Ama o olay 2000 yıl önce oldu’ diye şaşkınlığını belirtir. Hıristiyan; ‘Olsun. Ben yeni öğrendim’ der.” Demek ki, olayı bilen Hristiyanlar çoktan unutmuştur, ama yeni öğrenenler öç alama peşindedir. Benzer durum Dersim olayları açısından Aleviler için geçerlidir. Alevilerin çoğu bu olayı unutmuştur, ama yeni öğrenenler, hatta Alevi olmayanlar büyük kızgınlık içindedir. İstenen ne, “Devlet özür dilesin!”. Olay Atatürk ve CHP yönetimi sırasında olmuş, özür dileme AKP hükumetinden isteniyor. AKP özür dileyince sorun bitecek, Atatürk ve CHP aklanacak! Saçma bir tutum değil mi?
Ermeni soykırımı sorunu eleştirel tarihe örnek olabilir. Anıtsal bakış ya da antikacı bakış yok. Acı çektiklerini söyleyen diaspora ve öteki milliyetçi Ermeniler, geçmişi yargılayıp hüküm veriyor. Osmanlı Devleti’nde Abdülhamit döneminde, Ermenilerin birçok katliama uğradığı bir gerçektir. 19. yy. sonunda birçok millet (Yunan, Bulgar, Arap, Ermeni, bg), Osmanlı’ya karşı bağımsızlık (kurtuluş) savaşı açtı. Bu savaşlarda her iki yandan çok sayıda insan öldü. Kurtuluş savaşı vererek devlet kurduğunu iddia eden bir millet adına, bağımsızlık savaşı veren milletler için “Bizi arkadan vurdular” demek saçmadır. Ermeniler dışındaki milletler bağımsızlık kazandı (Ermeniler daha sonra Sovyetler Birliği sınırları içinde bir devlet kurdu). 1915’te özellikle olan, kendi halindeki Ermeni nüfusun ve Ermeni aydınların zorla göç ettirilerek yolda büyük bölümünün öldürülmesidir. Ermeni çeteleri de Türklerden çok insan öldürdü. Yüz yıla yaklaşan bu eski olayın unutma katsayısı çok yüksektir. Ama özellikle Ermeni diasporası, unutturmamak için elinden geleni yapıyor. Bu nedenle Türkiye-Ermenistan ilişkileri bir türlü düzelmediği gibi Türkiye’deki Ermeni yurttaşlar da huzur içinde değil.
Fransalı filozof Baudrillard, 1980’lerde tarafsız biri olarak Ermeni sorununu şöyle değerlendirmiş: "Ermenilerin acıklı hali; bütün enerjilerini, 1915'te katledildikleri olgusunun kabul edilmesi için harcıyorlar. Kimliklerini doğruluyor diye katliamı kanıtlamak istiyorlar. Bütün dünyayı bu gerçeği itiraf etmeye zorlamak için terörist bir eyleme girişip ölümü bile göze alabiliyorlar. Bütün bunlarda usanç verici bir şeyler var. Belli bir kimlik sahibi olmak gereksiz; bir hayalden başka bir şey değil aslında ve 'olduğu gibi olduğunun' özellikle de ölmüş olduğunun kabul edilmesini istemek çok saçma. Ermenilerin durumu oldukça trajik; çünkü hayat hakkı için bile değil, katledilmiş olma hakkı için mücadele ediyorlar. Zaten, bir katliamın bütün dünya tarafından yetmiş yıldan beri unutulmuş olmasının intikamı nasıl alınabilir ki? Evrensel bir umursamazlık karşısında ne yapılabilir? Terörizm, intikamın gerçeküstü bir biçimi yani; kendisi de hızla unutulmaya mahkûm olan bir biçimi. (Cool Anılar, Ayrıntı Y., Aktaran Ahmet Cemal, Sol Kitap, 28 Mayıs 2014)"
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı döneminde gerçekleşmiş bu olayı inkâr etmesi saçma bir tutumdur. Ama Ermenistan Cumhuriyeti’nin “katledilmiş olma hakkı” için mücadele etmesi de saçmadır. Bugünün Ermenilerinin de, Türklerinin de 100 yıl önceki olaylarla ilgili bir suçu, günahı yoktur. Geçmişe gidersek, İsa peygambere ilişkin anlatılan “ilk taşı günahsız bir kişi atsın” öyküsünde olduğu gibi, taş atacak kimse bulunamaz.