Polis şiddeti ve
demokrasi
Gezi Parkı olayları, bir kamusal alanı, devlet ve yerel
yönetimin kamunun görüşünü hiç sormadan yok etme girişimiyle başladı. Bu girişime
karşı nispeten küçük bir grup, bütünüyle barışçıl (pasifist) engel olma eylemi yaptı.
Polisin şiddetle, hem de çok aşırı bir şiddetle eylemi sonlandırmaya çalışması toplumdaki
birikimin fitilini ateşledi, direniş başladı. STK olmayan örgütler de katıldı
ve direnişe başka amaçlar eklediler. Polis şiddeti artırarak sürdürünce, direniş
Türkiye’nin her yanına yayıldı.
Direnişin yanında olanların büyük bölümü de, hükümet
yanlıları da polisin şiddetini bir yere dek hoş görüyor, “aşırı olmamalı”
diyor. Tanınmış liberallerden Prof. Atilla Yayla, şiddet kullanma tekelinin
devletin elinde olduğunu ileri sürerek, yalnızca birkaç eylemcinin yaptığı
şiddet olayını kınadı. Polis bir kişiyi tokatlar, yumruk atarsa “normal” karşılıyorlar,
ama bir kişi, örneğin bir milletvekili bir polise tokat atarsa “suçlu”
buluyorlar. “Polis tokat atar, tekmeler, copla vurur, gaz sıkar! Polis tokat
atarsa öbür yanağını uzatacaksın, asla direnmeyeceksin.” Bu anlayışı şimdiki
hükümet özellikle geliştirdi, ancak bu hükümetin karşıtları da benzer görüşte.
Bu anlayış asla demokratik ve özgürlükçü olmayan bir
anlayıştır. Devlet, bu arada polis, halka hizmet için varsa insanlara bırakın
aşırıyı, hiç şiddet uygulayamaz, uygulamamalıdır. Polisin görevi şiddet
uygulamak değil, şiddeti engellemektir. Görevi, yetkisi, sorumluluğu; suç işleyen
varsa, tutup adaletin karşısına çıkarmaktır, cezalandırmaya kalkışmak değildir.
İzinsiz gösteri varsa, görevi yalnızca dağıtmaktır; kaçanları sokak aralarında
kovalayıp, yakaladıkları tek tek kişileri topluca alabildiğine döğmek değildir.
Kimse “bunlar münferit ya da istisna olaylar” demesin. Hükümetten aldığı
destekle polis bunları yaygın olarak yapmaktadır. Her gösteriyi izinsiz sayıp
polisin şiddete başvurması yeni yeni olayların çıkmasına yol açmaktadır.
Sindirme hareketi hiçbir zaman başarıya ulaşmamaktadır.
Polis şiddeti yalnızca Türkiye’de yok. Burjuva demokrasisinin
olduğu bütün ülkelerde (ABD, AB dâhil); devleti eleştiren, kınayan, suçlayan topluluklar,
hatta bireyler polis ve yargı gücüyle susturulmaya çalışılmaktadır. Türkiye’yi
Gezi Parkı eylemini bastırma yöntemi bahanesiyle eleştiren ülkeler hiç de ak
kaşık değildir. Kapitalistlerin çıkarlarına engel olunan her yerde polis
şiddeti mubah görülmektedir.
Gerçi ileri kapitalist ülkelerde de, “demokratik halk
cumhuriyetleri”nde de gerçek ya da tam demokrasi (halkın kendi kendisini
yönetmesi) sağlanamadı. Bu yüzden, bugün sosyalistler de, Kemalistler de, liberaller
de aslında halk için demokrasi ve özgürlük istemiyor; hepsi “kendine demokrat”.
İktidarda onlar olsaydı, eminim Gezi Parkı eylemcilerine karşı AKP hükümeti
gibi hareket ederlerdi.
Gezi Parkı süreci
Taksim Platformu, bir sivil toplum örgütüdür; Gezi Parkı eylemleri
sivil toplum hareketi olarak başlamıştır. DİSK, KESK, BARO, ODA gibi yığın
örgütleri sözün gerçek anlamında sivil toplum örgütleri değildir. Çünkü bu kuruluşlar,
toplumun yalnızca bir sınıf ya da tabakasının bir bölümünü kapsamakta ve onların
ekonomi ağırlıklı istek ve amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sivil toplum
kuruluşları ise, hükümetten tamamen bağımsız, toplumun çeşitli sınıf ve
tabakalarından kişileri içinde barındıran, onların ortak demokratik istek ve
amaçlarının sözcülüğünü yapan örgütlerdir.
Gezi Parkı olaylarına çeşitli partiler de katıldı. Bir bakanın
dediği gibi, hükümetin polis şiddetiyle bildiğini okuma davranışı, bütün
muhalifleri bir araya getirdi. Gerek partiler, gerek yığın örgütleri; direnişi
belki devrime, belki hükümeti devirmeye, belki kendi çıkarlarını
gerçekleştirmeye yönlendirmeye çalıştı; bunu başaramadılar. Ancak hükümet büyük
bir tehlike gibi gördü. Görüşme yapıp uzlaşıyor gibi görünmeye çalıştıysa da
olayları bastırmak asıl amacıydı. Nitekim bir gece baskınıyla direnişçileri
dağıttı.
Barışçıl (pasif) direniş, karşı tarafı boyun eğdirmeye
çalışmaz. Hiçbir hükümet, boyun eğmiş görünmek istemez. Gezi Parkı direnişçilerinin
inatlaşarak, boyun eğdirerek eylemi sonuçlandırmaya çalışmamaları gerekirdi, amaca
yaklaşmaları yeterliydi. “Direnelim” kararı alınmış sözlerinin söylenmesi,
otoriterliğe yönelmiş Başbakanı çileden çıkardı. 120 grubun olduğu söylenen
Gezi Parkı direnişçilerinin, hele radikal grupların varlığı koşulunda, karar
alması zordu. Taksim Platformu, verilmiş “mahkeme kararını bekleme ve gerekirse
referandum yapma” sözü karşılığında eylemi sona erdirdiğini açıklasaydı;
kimsenin yenilmediği, belki kimsenin kazanmadığı da bir son olurdu.
Gezi Parkı direnişinin başlattığı eylemler sona ermedi
gerçi, “duran adam” ya da duran insan biçiminde sürüyor.
