16 Haziran 2016 Perşembe

ERDOĞAN’IN 18. BRUMAIRE’I

Sosyalist kesimde dile pelesenk edilen bir söz vardır: “Sınıf tahlili”. Her konuda, her zaman sınıf tahlili yapmanın gerekliliğinden söz ederler. Ama yalnızca iki sınıf tanırlar: Burjuvazi ve proletarya; bir de “emperyalizm”. Onlara göre her kişinin yalnızca sınıfsal kimliği vardır ya da kültürel, dinsel, ulusal, sportif, cinsel, vb. kimlikler önemli değildir. Ülkemizde her ne oluyorsa emperyalizmin “komplolarıyla” oladurmaktadır.
Olaylara sınıfsal açıdan bakmak bir yöntem olabilir. Ama yöntem gerçekten doğru biçimde uygulanırsa doğru sonuca varılır. Ülkemizde son yıllarda olanların tümünü burjuvaziye bağlamak, yöntemin doğru kullanılmadığını göstermektedir.
Tüm dünya toplumları, sınıf savaşımını çeşitli yeğinlikte yaşayadurmaktadır. Sınıf derken, birkaç ülkeyi ayrıksın tutarsak, burjuvazi ile proletarya kastedilmektedir.  Burjuvazi egemen olan sınıftır, proletarya ise iktidarı onun elinden almaya çalışan güç olarak kabul edilir. Burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşım, bazen kızışır, bazen ise yokmuş gibi olur. Karşıtlar savaşımının kızıştığı, burjuvazinin yönetemez duruma geldiği, ama proletaryanın iktidarı alamadığı durumlarda ne olur? “Sınıf tahlili” solcuları, bu konuya pek değinmez.
Böyle bir durumun çözümlemesini Marx,  Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i adlı çalışmasında yapmıştır. Proletaryanın devrimci kalkışmasının yeğin olduğu 1848-1852 dönemi Fransa’sında, burjuvazi ülkeyi yönetemez duruma gelir, ama proletarya devrim yapıp iktidarı alamaz. İki sınıf arasındaki bu denge durumunda, köylülüğün temsilcisi olarak sıyrılan cumhurbaşkanı Louis Bonaparte, darbe yaparak meclisi kapatır ve imparatorluğunu ilan eder. Benzer bir durum, Napolyon Bonaparte’ın devrimci takvime göre Brumaire ayının 18’inde darbeyle cumhuriyeti kaldırarak imparator olması ile daha önce yaşanmıştır. Bu yüzden Marx, bu dönemleri Bonapartist dönem olarak niteler. Bu iktidar, burjuvaziye pek dokunmasa ve proletaryaya saldırsa bile, bizzat burjuvazinin iktidarı değildir. Demek ki, sınıf savaşımının dengede olduğu durumlarda; bir kişi, bir grup ya da başka bir sınıf iktidarı eline geçirebilir ve kendi isteklerine göre ülkeyi yönetebilir. Böyle durumlar sonra birçok kez yaşandı: Rusya’da Kerenski dönemi; Güney Amerika, Afrika ve Asya’da zaman zaman olan askeri yönetimler böyledir.
“Yeğenin [Louis Bonaparte] sabit fikri, Fransızların en kalabalık sınıfının [köylülük] sabit fikriyle örtüşmesi sayesinde hayata geçer. (Marx)”. Türkiye’de değişmez (sabit) fikre sahip yığınlara esnafı, kırdan kentin varoşlarına göçmüş köylüleri (yarı-işçileri), taşranın orta burjuvazisini eklemek gerekir. Bu yığınlar; devrimci değil tutucudur, toplumsal varoluşunun ötesini zorlayan değil onu sağlamlaştırmak isteyendir, düzeni değiştirmeyi amaçlayan değil cumhurbaşkanı tarafından kurtarılmayı ve kayrılmayı amaçlayandır, laik değil dincidir. Erdoğan, bu yığınların aydınlanmasını değil boş inancını, yargısını değil önyargısını ve geleceği değil geçmişi temsil eder.
AKP, tutucu yığınların 80 yıl süren mücadelesinin sonunda iktidara geldi. Ulusalcıların desteğindeki büyük burjuvazi yönetemez duruma düştü. Ulusalcı-laik kesimin “367” taktiği, Erdoğan’a, millet meclisine karşı halka başvurmayı öğretti. Doğrudan halka seçtirilen cumhurbaşkanı “meclis karşısında bir tür tanrısal hakka sahiptir; o, halkın lütfuyla cumhurbaşkanıdır. (Marx)”. Millet meclisi ulusla simgesel bir ilişki içinde iken, “cumhurbaşkanı kişisel bir ilişki içindedir”. Bonaparte bu hakkı kullanarak meclisi feshetmiş, daha sonra imparator olmuştu. Erdoğan da bu hakkı kullanmak için her yolu denedi. Bakanlar kurulu toplantısına başkanlık etme girişimleri, koalisyon hükümeti kurulmasını engelleme, kendisine tam uymayan Davutoğlu’nu istifa ettirme, gibi… Binali Yıldırım hükümeti ile fiilen gayrı resmi başkanlık sistemini kurmuş oldu. Artık bakanlar kurulu, cumhurbaşkanının sekretaryası durumundadır. Bu duruma onay veren millet meclisi intihar etmiş, yürütme erki-yasama erki ayrımını ortadan kaldırmış, yürütmeye bağlı duruma gelmiştir.
Kendisinin seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kendisini bağımsızlaştırmış olan Erdoğan, “görevinin, ‘burjuva düzenini’ korumak olduğunu hissediyor. Ama bu burjuva düzeninin sağlamlığı orta sınıfa dayanır. Bu nedenle kendisini orta sınıfın temsilcisi olarak görüyor. (Marx)”. Ancak başarısı, orta sınıfın politik gücünü kırmış olmasının ve her gün yeniden kırmasının ürünüdür. “Ama bu sınıfın maddi gücünü koruyarak, onun siyasal gücünü yeniden ortaya çıkarıyor. … Adamın bu çelişkili görevi, hükümetinin çelişkilerini, önce bir sınıfı, ardından bir başkasını, önce kazanmaya, sonra aşağılamaya yönelik ve tüm sınıfların aynı şekilde karşısına geçmesini sağlayan anlaşılmaz denemeleri açıklıyor; (Marx)”. Yığınlar, Erdoğan’ın çizdiği yolda, “özgür iradeleriyle değil, önlerinde buldukları geçmişten devralınmış gelenekler ve koşullar altında” ilerliyor. Bunalım koşulunda, “korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırıyor, …, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alıyor.”
Kısacası, Davutoğlu hükümetini devirmesi, Erdoğan’ın 18. Brumaire’dir.