ERDOĞAN’IN 18. BRUMAIRE’I
Sosyalist
kesimde dile pelesenk edilen bir söz vardır: “Sınıf tahlili”. Her konuda, her
zaman sınıf tahlili yapmanın gerekliliğinden söz ederler. Ama yalnızca iki
sınıf tanırlar: Burjuvazi ve proletarya; bir de “emperyalizm”. Onlara göre her
kişinin yalnızca sınıfsal kimliği vardır ya da kültürel, dinsel, ulusal,
sportif, cinsel, vb. kimlikler önemli değildir. Ülkemizde her ne oluyorsa
emperyalizmin “komplolarıyla” oladurmaktadır.
Olaylara
sınıfsal açıdan bakmak bir yöntem olabilir. Ama yöntem gerçekten doğru biçimde
uygulanırsa doğru sonuca varılır. Ülkemizde son yıllarda olanların tümünü
burjuvaziye bağlamak, yöntemin doğru kullanılmadığını göstermektedir.
Tüm dünya
toplumları, sınıf savaşımını çeşitli yeğinlikte yaşayadurmaktadır. Sınıf
derken, birkaç ülkeyi ayrıksın tutarsak, burjuvazi ile proletarya
kastedilmektedir. Burjuvazi egemen olan
sınıftır, proletarya ise iktidarı onun elinden almaya çalışan güç olarak kabul
edilir. Burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşım, bazen kızışır, bazen ise
yokmuş gibi olur. Karşıtlar savaşımının kızıştığı, burjuvazinin yönetemez
duruma geldiği, ama proletaryanın iktidarı alamadığı durumlarda ne olur? “Sınıf
tahlili” solcuları, bu konuya pek değinmez.
Böyle bir
durumun çözümlemesini Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i adlı
çalışmasında yapmıştır. Proletaryanın devrimci kalkışmasının yeğin olduğu 1848-1852
dönemi Fransa’sında, burjuvazi ülkeyi yönetemez duruma gelir, ama proletarya devrim
yapıp iktidarı alamaz. İki sınıf arasındaki bu denge durumunda, köylülüğün
temsilcisi olarak sıyrılan cumhurbaşkanı Louis Bonaparte, darbe yaparak meclisi
kapatır ve imparatorluğunu ilan eder. Benzer bir durum, Napolyon Bonaparte’ın devrimci
takvime göre Brumaire ayının 18’inde darbeyle cumhuriyeti kaldırarak imparator
olması ile daha önce yaşanmıştır. Bu yüzden Marx, bu dönemleri Bonapartist
dönem olarak niteler. Bu iktidar, burjuvaziye pek dokunmasa ve proletaryaya
saldırsa bile, bizzat burjuvazinin iktidarı değildir. Demek ki, sınıf
savaşımının dengede olduğu durumlarda; bir kişi, bir grup ya da başka bir sınıf
iktidarı eline geçirebilir ve kendi isteklerine göre ülkeyi yönetebilir. Böyle
durumlar sonra birçok kez yaşandı: Rusya’da Kerenski dönemi; Güney Amerika,
Afrika ve Asya’da zaman zaman olan askeri yönetimler böyledir.
“Yeğenin
[Louis Bonaparte] sabit fikri, Fransızların en kalabalık sınıfının [köylülük]
sabit fikriyle örtüşmesi sayesinde hayata geçer. (Marx)”. Türkiye’de değişmez
(sabit) fikre sahip yığınlara esnafı, kırdan kentin varoşlarına göçmüş
köylüleri (yarı-işçileri), taşranın orta burjuvazisini eklemek gerekir. Bu
yığınlar; devrimci değil tutucudur, toplumsal varoluşunun ötesini zorlayan
değil onu sağlamlaştırmak isteyendir, düzeni değiştirmeyi amaçlayan değil
cumhurbaşkanı tarafından kurtarılmayı ve kayrılmayı amaçlayandır, laik değil
dincidir. Erdoğan, bu yığınların aydınlanmasını değil boş inancını, yargısını
değil önyargısını ve geleceği değil geçmişi temsil eder.
AKP, tutucu
yığınların 80 yıl süren mücadelesinin sonunda iktidara geldi. Ulusalcıların
desteğindeki büyük burjuvazi yönetemez duruma düştü. Ulusalcı-laik kesimin “367”
taktiği, Erdoğan’a, millet meclisine karşı halka başvurmayı öğretti. Doğrudan
halka seçtirilen cumhurbaşkanı “meclis karşısında bir tür tanrısal hakka sahiptir;
o, halkın lütfuyla cumhurbaşkanıdır. (Marx)”. Millet meclisi ulusla simgesel
bir ilişki içinde iken, “cumhurbaşkanı kişisel bir ilişki içindedir”. Bonaparte
bu hakkı kullanarak meclisi feshetmiş, daha sonra imparator olmuştu. Erdoğan da
bu hakkı kullanmak için her yolu denedi. Bakanlar kurulu toplantısına başkanlık
etme girişimleri, koalisyon hükümeti kurulmasını engelleme, kendisine tam
uymayan Davutoğlu’nu istifa ettirme, gibi… Binali Yıldırım hükümeti ile fiilen
gayrı resmi başkanlık sistemini kurmuş oldu. Artık bakanlar kurulu,
cumhurbaşkanının sekretaryası durumundadır. Bu duruma onay veren millet meclisi
intihar etmiş, yürütme erki-yasama erki ayrımını ortadan kaldırmış, yürütmeye
bağlı duruma gelmiştir.
Kendisinin seçtiği
milletvekilleri aracılığıyla kendisini bağımsızlaştırmış olan Erdoğan,
“görevinin, ‘burjuva düzenini’ korumak olduğunu hissediyor. Ama bu burjuva
düzeninin sağlamlığı orta sınıfa dayanır. Bu nedenle kendisini orta sınıfın
temsilcisi olarak görüyor. (Marx)”. Ancak başarısı, orta sınıfın politik gücünü
kırmış olmasının ve her gün yeniden kırmasının ürünüdür. “Ama bu sınıfın maddi
gücünü koruyarak, onun siyasal gücünü yeniden ortaya çıkarıyor. … Adamın bu
çelişkili görevi, hükümetinin çelişkilerini, önce bir sınıfı, ardından bir başkasını,
önce kazanmaya, sonra aşağılamaya yönelik ve tüm sınıfların aynı şekilde
karşısına geçmesini sağlayan anlaşılmaz denemeleri açıklıyor; (Marx)”.
Yığınlar, Erdoğan’ın çizdiği yolda, “özgür iradeleriyle değil, önlerinde
buldukları geçmişten devralınmış gelenekler ve koşullar altında” ilerliyor. Bunalım
koşulunda, “korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırıyor, …, onların
adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alıyor.”
Kısacası, Davutoğlu hükümetini
devirmesi, Erdoğan’ın 18. Brumaire’dir.
