21 Ekim 2012 Pazar

TÜRK BAHARI


ARAP BAHARI
Bir yıldır Arap Baharı yaşıyoruz, Suriye’de “Bahar” sürüyor. Genel olarak İslam ülkelerinde ve Ortadoğu çevresinde görülen bahar eylemlerinin Türkiye’ye yansıyabileceği söylendi. Bir “Türk Baharı” bundan sonra yaşanabilir mi?
Arap ülkelerindeki hareketler özgürlük isteyenlerce başlatıldı. Laik otoriter yönetimlere karşı yürütülen bu hareketler dirençli biçimde sürdü. Yönetimdekiler bırakıp gitmek zorunda kaldı. Ancak laik otoriter yönetimlere karşın örgütlü varlıklarını sürdüren dinci kesim yeni yönetimi ele geçirdi ya da yönetimde en büyük söz sahibi oldu. Bu ülkelerdeki hareketlilik bütünüyle durmuş değil, yani yönetimler statik bir duruma ulaşamadı. Ancak bugün Irak’tan Tunus'a dek bütün Arap ülkelerinde dindar muhafazakâr topluluklar devlete egemen durumda.
Bu durumu olağan karşılamak gerekir. Otoriter laik yönetimler, azınlığa dayanıp zorla iktidarda duruyorlardı. Toplumun büyük kesimi ise laikliği değil, şeriatı ya da dine uygun kamusal ve özel yaşamı savunuyordu. Uzun süredir boyun eğen bu kesim, laik devletin bütün denetim ve baskısına karşın yok olmamış, azalmamıştı. Laik ama özgürlükçü kesim de baskı altında idi, ancak dağınık ve azınlıktı. Yönetim boşluğu ortaya çıkınca, örgütlü dinci kesim hemen boşluğu doldurdu.
TÜRK BAHARI
Türkiye’de nasıl bir yönetim var? Baharı yaşayan Arap ülkelerinin yeni yönetimlerine oranla daha ılımlı da olsa da dinci, muhafazakâr bir yönetim var. Üstelik bu yönetim oturmuş, devlete tümüyle egemen olmuş bir yönetim. Öyleyse Arap Baharı benzeri bir kalkışmaya gerek var mı?
Gerek yok, çünkü aslında Türk Baharı 2002 yılında seçim sonuçlarıyla birlikte başladı. Türkiye’de de devletin din anlayışından farklı düşünen ve davranan dinci kesim denetim ve baskı altında tutuluyordu. Toplumda çoğunluğa sahip olan bu kesim uzun süren çalışmalar sonucu, açık olmasa da gelişti, örgütlendi, büyüdü. 22 Şubat’ta bir darbe yediyse de çabuk toparlandı, daha ustaca yürüttü çalışmalarını seçimde ezici bir çoğunlukla tek başına iktidara geldi.
Bundan sonra özgürlükçü kesimi yanına alarak laik kesimle nispeten sert bir mücadele yaşadı ve mücadeleden galip çıktı. Özgürlükçüleri bir yana iten dinci yönetim artık dine uygun kamusal ve özel yaşamı yerleştirmek için çabalara başladı: Çamlıca’ya çok büyük cami, kürtaj ve sezaryene yasaklama, ilkokullarda dini eğitim, imam hatip okullarının yaygınlaştırılması, çeşitli belediyelerde içki içmeye yasaklar, bg.
Sonuç olarak, Türkiye’de dinci kesim açısından bir “Türk Yazı” yaşanıyor diyebiliriz.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Yeni Anayasayı Yapamamak


Haziran 2011 seçiminin genel teması “yeni anayasa” idi. Muhalefetten çok iktidar yeni anayasadan söz ediyordu. Geç de olsa çalışmalar başladı gibi, bir şeyler yapılıyor gibi, daha çok dostlar alışverişte görsün gibi. Yeni anayasanın yazımına Mayıs ayı başında ‘Temel Hak ve Özgürlükler’ bölümünden başlayan Uzlaşma Komisyonu’nun alt komisyonu olan Yazım Komisyonu, partilerden bu başlık için gelen önerileri tek metinde birleştirdi, 45 başlık belirledi. Bugüne değin ancak beş maddede uzlaşıldığı açıklandı. Beş madde de suya sabuna dokunmadan, “çok genel doğrular” ele alınarak anlamı yoruma açık biçimde yazılmış.

1 – “İnsan onur ve haysiyeti dokunulmazdır. İnsan onur ve haysiyeti insan haklarının ve anayasal düzenin temelidir. Devlet, insan onur ve haysiyeti ile insanın maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkına saygı duyar, bu değerleri korur ve bunların önündeki tüm engelleri kaldırır.” Maddesi ne anlatıyor? Anlatımı bozuk, tekrarı çok, ‘insan onur ve haysiyeti’ ibaresini üç kez yinelemiş, ayrıca sözlüğe bakarsanız onur ve haysiyet eş anlamlı. İnsan onuru kavramının değişik yorumları olmasını bir yana bırakalım, anayasada bu kavram yer almazsa yargı ya da bürokrasi “İnsan onurunu korumak benim görevim değil” mi diyecek?

2 – “Herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere/özgürlüklere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler/özgürlükler bir bütündür ve birbirini tamamlar”. Yine çok yuvarlak bir madde, temel hak ve özgürlükler kavramından herkes aynı şeyi mi anlıyor? Kavramın açılımı, yani neler olduğu önemli. Meclisteki partilerin her biri farklı hak ve özgürlükler isteyecektir ve ayrıntıda uzlaşma noktaları azalacaktır. O zaman daha az hak ve özgürlüğümüz mü olacak?

3 – “Herkes hayat (yaşama) hakkına sahiptir. Meşru müdafaa ve suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği hallerde, hayat (yaşam) hakkını ortadan kaldıracak ya da tehlikeye düşürecek ölçüde güç kullanımının kesinlikle gerekli olduğu durumlar istisnadır.” Kimse yaşam hakkına sahip değildir ya da kimileri sahiptir kimileri sahip değildir diyen biri mi var? Bu madde daha çok, güvenlik güçlerinin ceza almasını önlemeye yarar.

4 – “Herkes, maddi ve manevi varlığını koruma, geliştirme ve buna saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ya da kişinin aydınlatılmış rızası esas alınmak şartıyla (koşuluyla) kanunda açıkça belirtilen haller dışında, bilimsel ve tıbbi deneyler dâhil, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz. İnsanın bedeni ve organları insan onur (şeref) ve haysiyetine aykırı bir şekilde metalaştırılamaz.” Bu madde yasayla düzenlenmesi gerek bir ayrıntıya almış, maddi ve manevi varlığı korumadan girmiş, tıbbi deneyler ve organ ticaretinden çıkmış. “İnsan onur ve haysiyeti” kavramı yine önümüze çıkıyor.

5 – “İşkence ve kötü muamele yasaktır. Hürriyetlerin (özgürlüklerin) kısıtlanması ve cezaların infazı halleri de dâhil olmak üzere kimse insan onur (şeref) ve haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya çarptırılamaz veya muameleye tabi tutulamaz.” Bu insan onur ve haysiyeti kavramı ne önemli bir kavrammış, önemini yeni anlıyoruz!? Bunu bir yana bırakırsak, belki anayasaya girmesi gereken tek madde bulunmuş diyebiliriz.

Kısacası hızlı, yoğun bir çalışma yok, sonuç ne zaman çıkar bilinmez. Ancak gidişe bakarsanız “çok genel doğruları” kaleme alarak yepyeni bir anayasa yazılabileceği sanılıyor. Oysa bu genel doğruları anayasaya almasanız da olur. Önemli olan, “tartışmalı konularda” uzlaşmaya vararak yol gösterici olmaktır.

Bu Meclis Anayasa Yapabilir mi?


Baştan “Bu Meclis anayasa yapabilir” denmişti. Yasal olarak TBMM’nin anaysa yapmasına engel yok, bir anayasa hazırlayıp halk oylamasına sunabilir. Ama bu özlenen anayasa, Türkiye’yi 12 Eylül ortamından çıkaracak, her bakımdan ileriye götürebilecek anayasa olabilir mi? İşte bu kuşkulu görünüyor. Uzlaşma Komisyonu, bir türlü uzlaşıp tam sonuca varamıyor. Çünkü arka planda çatışma var. Partiler birbirinden korkuyor, korkularını doğrudan dile getireceklerine, dolaylı yoldan engeller çıkarıyor. Bunun birçok nedeni var:

1 – TBMM üyeleri, genel başkanların askerleri olacak adaylar arasından seçildi. Görevleri, Meclisin çalışmalarında genel başkana koşulsuz destek vermektir. İçlerinde anayasa ve hukuk konusunda bilgili kişiler olsa bile, anayasa hazırlama sırasında farklı davranışta bulunmayacaklardır.

2 – TBMM’nin birçok görevi var. Bunları yaparken, eklenen anayasa hazırlama görevini hakkıyla yerine getirmesi beklenemez, çünkü anayasa hazırlığı çok zaman alıcıdır, çok emek ister. Uzlaşma komisyonunun sunacağı metnin Mecliste aynen kabul edileceğini sanmıyorum, daha çok tartışılacaktır.

3 – Aşırı kutuplaşma yıllardır sürmektedir. Muhalefetin de, iktidarın da kutuplaşmayı giderme girişimi olmamaktadır. Türkiye’nin önemli bir sorunu olan Kürt-PKK konusunun bir yanı olan BDP ile AKP uzlaşmazlık içindedir. Bu kutuplaşmalardan uzlaşma ve toplumun isteğini yansıtacak anayasa çıkmaz.

İyi bir anayasa yapmak isteniyorsa, Anayasa Hazırlama Meclisi (AHM) oluşturulmalıdır. Partilerin gireceği ya da kendi içlerinde yapacağı seçimle AHM üyeleri belirlenebilir (örneğin 150 kişi). AHM’ye üniversitelerin, kitle örgütlerinin temsilciler alınabilir. AHM’ye girecek parti temsilcilerini büyük olasılıkla genel başkanlar belirleyecektir. Ancak bu üyelerin özellikleri, TBMM üyelerinin özelliklerinden farklı olacaktır.

Yeni Anayasa Nasıl Olmalı?


Geçmişten dersler almak gerekir, ama geçmişe tepki göstererek anayasa hazırlanmaz. Tepki anayasalarının yaşam süresi kısadır. Geçmişten alınacak öğrenekler şunlardır:

1 – Demokrasi herkese yarar. Bir zamanlar iktidar partisi demokrasi yokluğundan yakınıyordu, şimdi muhalefet partileri yakınıyor. Kuşkusuz herkes “kendine demokrat”, ama herkes için demokrasi iktidara da muhalefete de yarar.

2 – Özgürlükler, eşit olarak herkese tanınırsa, herkes özgür olacaktır. Özgür ortamda herkes görüşlerini açıklayabilir, tartışabilir, birbirini ikna edebilir; demokrasi ve hukuk dışı yollara başvurmayı kimse düşünmez. Özgürlükleri kısıtlamaya başladığınız zaman, kısıtlamanın sonu gelmez ve kısıtlamadan herkes zarar görür.

3 – Anayasanın dili herkesin farklı yorumlayacağı biçimde olmamalıdır. Maddeler, cümleler kısa ve açık (tek anlamlı) olmalıdır. Anayasanın kısa olması beklenir, her yurttaş anayasayı kolayca okuyabilmeli, anımsayabilmelidir.

4 – Anayasa toplum yaşamıyla ilgili her konuyu düzenlememelidir. 12 Eylül anayasası, her konuya ayrıntılı girdiği için sık sık değiştirildi. Anayasa, uluslararası hukuk kurallarıyla temel ilkeleri belirlemeli; ayrıntıları ve birçok konuyu yasalara bırakmalıdır. Koşullar değiştiğinde TBMM yasaları değiştirebilir, anayasayı değiştirmeye gerek kalmaz.

5 – Ekonomi, kalkınma, toplumsal ve kültürel yaşam konusunda değişik görüş ve yöntemler var: muhafazakâr, liberal, sosyal-demokrat, karma, bg. Anayasaya her konuda kesin kurallar konması, iktidara gelen partilerin halktan yetki aldıkları vaatlerini uygulamalarının önünde engel olacak, o zaman anayasayı değiştirme gündeme gelecektir. Oysa belli bir görüş doğrultusunda (Kemalist, konservatif, bg) keskin kurallar konmazsa, değişen koşullara göre değişik bir partinin iktidara gelerek değişik yöntem uygulayabilmesinin önü açılır.

6 – Anayasa gelecek gözetilerek hazırlanmalıdır. Küreselleşen ekonomi ve politika; devletlerin görevlerinde değişiklik yapıyor. Dünyadan soyutlanmış ekonomik ve politik çalışma yapamayacağımıza göre, bu değişim anayasaya yansıtılmalıdır.

7 – Bazı ayrıntılara girersek; bir türlü sağlanamayan kuvvetler ayrılığını ve gerçekte laik olamayan devletin laik olması sağlamak başlıca görevlerdir. Hukuk devleti güvencelerini zayıflatan 82 Anayasasına karşıt olarak, yargıyı adaleti sağlamakta daha etkin kılacak mekanizmalar geliştirilmelidir. Dördüncü kuvvet önemlidir: Basın ve yayın; buna özerk kurumlar, odalar, sendikalar, hükümet dışı örgütler (STK) de eklenebilir. Çok kültürlü bir ülke olmamız anayasaya yansımalıdır, ama uluslararası çağdaş kültüre ulaşmayı erek edinmelidir. Anayasal yurttaşlık açısından özgürlük-adalet-dayanışma üçlüsü eksen oluşturmalıdır. Demokrasi sözlük anlamıyla (bu anlamı yeğliyorum), halkın kendi kendisini yönetmesi olduğuna göre, halkın yönetime katılımının önünü açacak kurallar konmalıdır. Bağlı olarak merkezin güç ve sorumluluğu azaltılırken, yerel yönetimlerin demokratik biçimde güç ve sorumluluğu artırılmalıdır.

Ne diyeyim, “inşallah” olur.

27 Mayıs 2012 Pazar

DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK

1 Mayıs

Türkiye’de herkes demokrasi ve özgürlük savunucusu olarak görünüyor. Ama demokrasi ve özgürlükler yalnızca isteyenin kendisiyle sınırlı, gerçekte başkaları, hele karşıtları için istemiyor. Kiminin böyle olduğu az çok belli. Ama kimisi bunu gizliyor ya da ayırdında değil tam demokrat olmadığının.

Bu konu 1 Mayıs tartışmasıyla öne çıktı benim için. 1 Mayıs 1977’de Taksim’deydim. Devletin kışkırtma eyleminde bulunduğu kesin. Devletin bir kesime karşı komplo yapması doğru mu? Kuşkusuz yanlış! Ancak 1977’de soğuk savaş ortamında dünyanın bir kutbunda anti-komünist havanın egemen olduğunu biliyoruz. Devlet, solcuları toplumun bir parçası olarak değil düşman olarak görüyordu. Solcular ise bu gerçekliğe karşın, hem devrimi yakın sandığından hem Leninist-Stalinist gelenek gereği, oportünist olarak gördüğü tüm sol grupları burjuvazi ve devletten daha büyük düşman gibi görüyordu. Sol gruplar devlet güçlerini göz ardı edip ülkücü komandolar ve birbirileriyle mücadeleyi temel almıştı. Aklın yolu sol içi kavgayı bırakıp devletin gerici güçlerine karşı mücadeleden geçiyordu, ama nerede…

Halil Berktay’ın devletin rolünü hafifsemesi yanlış, ama sol içi şiddet konusunda söyledikleri doğru. Kimi sol grupların Kemal Türkler’i konuşturmayacağını açıklayarak alana girmeye çalışmasına karşı DİSK’in onları alana sokmamaya çalışması devlet güçlerinin istediği ortamdı. Bu ortam olmasaydı devlet kışkırtması olmaz mıydı? Olabilirdi. Ama onlara fırsat vermeyecek biçimde davranmak solun göreviydi. 35 yıl sonraki tartışmalar, hâlâ birbiriyle kavga etmesi, solun bunlardan ders çıkarmadığını gösteriyor.

Berktay’a karşı takınılan açık düşmanca tutum, solun ne denli demokrat ve özgürlükçü olduğunu gösterdi. Hepsinin demokrasi ve özgürlük konusunda sınırları, kırmızıçizgileri var. Geçmişe yöneltilen eleştiri, hakaret olarak algılandı. Berktay bütünüyle yanlış şeyler yazmış olsa bile, Voltaire tutumu takınılmalıydı oysa.

Başkanlık sistemi

Başkanlık sistemini yalnız Başbakan istiyor, o istediği için isteyenlerde var. Kimileri Erdoğan Başkan olacağı için karşı çıkıyor, aslında örneğin Kılıçdaroğlu’nun Başkan olacağı anlaşılsa karşı çıkmayacaklar. Yani Başkanlık Sisteminin kendisi tartışılmıyor, kimin olacağına göre tutum takınılıyor.

Başkanlık Sistemi’ne karşıyım, seçimle başımıza kral getirmek gibi. Düzgün çalışan parlamenter sistem, daha çoğulcu, daha demokratik olur. Ancak Başkanlık Sistemini tartışmaktan kaçınmam, ayrıntılarını bilirsem. Kimse ayrıntılara girmiyor, ayrıntıda neye karşı çıktığını belirtmiyor. Bir yazar Başkanlık Sisteminde CHP’ye iktidar yolunun açılabileceğini yazdı. Öyle, Erdoğan’a karşı güçlü aday çıkartabilirse, iki aşamalı seçimde Başkanlığı alabilir. Her zaman demokrasiden yanayım, daha özgürlükçü bir durum yaratacaksa niçin karşı çıkayım Başkanlık Sistemine?

Gerçek demokrat

Dört dörtlük demokratı saptayacak turnusol kâğıdı yok, kendime göre ölçütlerim var. Birincisi, kendi görüşünden olmayana kızıyorsa, küçümsüyorsa, yanıtlamak yerine hakaret ediyorsa demokrat değildir. Örneğin liberal değilim, ama onlardan “liboş” diye söz edenlerin demokratlığından kuşkulanırım. AKP’ye oy vermedim, sol görüşten birinin iktidara gelmesini isterim. Ama eleştirmek yerine AKP’nin her yaptığını kötüleyenlerin, her yaptığına karşı çıkanların, yaptığı birkaç iyi şeye çamur atanların demokratlığından kuşkulanırım. 10 yıldır muhalefetin iktidara çelme takmak dışında bir şey yapmamasını toplum yararına görmüyorum. Yılmaz Erdoğan’ın filmlerde ezan sesi olmamasını sorgulamasına demokratça olmayan tepkiler verildi: “Yalaka… Sen filmlerinde neden yer vermedin?...” Yani sorgulamanın doğruluğu yanlışlığı tartışılmak yerine kişiliğe hakarete yönelindi. “Yalaka” argo sözü çok yaygınlaştı, hükümetin yatığı bir şeye “Bu iyidir” diyene hemen bu söz yapıştırılıyor. Bu duruma göre Türkiye halkının %51’i (% 58 de denebilir)yalaka. Onlara göre halkın kendi kendisini yönetmesi nasıl olacak acaba? Aynı kişi ve çevreler bundan 2 yıl önce “yetmez ama evet” diyenlere kafayı takmış durumda, akıllarından hiç çıkmıyor. Hükümetin beğenmedikleri en ufak bir şey yapması durumunda, hükümete değil dönüp yetmez ama evetçilere çatıyorlar. Onlar çok iyi muhalefet yapmışlar ama Anayasa referandumunda evet çıkması her şeyi bozmuş. Yetmez ama evetçiler olmasaydı referandumda yine evet çoğunluğu alacaktı. Bu solcular, Anayasanın küçük bir bölümünü değiştiren referandumda evet oyu veren solcuları düşman bellemiş durumda, bölünmek için bahane bulmuşlar.

İkinci ölçütüm kişinin özel yaşamındaki davranışıdır, sözlerine oranla daha güçlü kanıt oluşturur. Örneğin evinde eşine ve çocuklarına karşı, işyerinde arkadaşlarına ve astlarına karşı özgürlükçü mü? Dernek başkanı, parti başkanı ise örgüt içinde demokrasi uyguluyor mu? Ne yazık ki, STK olsun, yığın örgütü olsun, parti olsun, yönetime geçen herkes koltuğa yapışıp otoriterliğe geçiyor. Nerden biliyorsun derseniz, hepsinde çalıştm. Hiçbir parti başkanı demokrat değil. CHP İstanbul il kongresinde “Genel Başkan Alevi, bari il başkanı Alevi olmasın” görüşünün egemen olduğu söylentisi var. Oysa adayın il başkanlığı için uygun olup olmadığı önemlidir. Demokratik bir partide Alevi-Sünni ayrımının yapılmaması gerekir. Demokratlık, “halkın %50’sinin oyunu aldım, her şeye ben karar veririm” davranışı da değil. Çünkü orada vekil olarak bulunuyorsun, asil değil. Yalnızca çoğunluğun görüş ve isteklerini dikkate almak demokratlık sayılmıyor. Azınlık da mutlu yaşamalıdır devletin yönetimi altında. Hükümet sadaka-zekât anlayışıyla yoksullara yardım etmeyi yeğliyor. İslami kurala göre davranırken ona oy veren işçi ve memur yığınının (milli iradenin) ücretlerde iyileşme isteklerini göz ardı ediyor. Tiyatrocular söz konusu olunca milli irade, işçiye memura gelince devlet çıkarları. Demokrasi adına tutarlı bir davranış değil.

Üçüncüsü, değişik olaylara gösterilen tepkidir. Arap ülkelerinde halk hareketleri oldu diktatörlüklere karşı. Ulusalcı solcular, bu hareketlerde sonradan dincilerin egemen, diktatörlerin ise laik olması nedeniyle diktatörleri desteklemeye başladılar. Şeriat gelmesin de ne gelirse gelsin aklını yürüttüler. Şeriat yönetimine karşıyım ama dindarların bir şey isteme hakkı yok mu, onlar insan değil m? Hayır, onlara göre entel azınlığın yönetimi çok iyidir, demokrasi halkın kendi kendisini yönetme hakkı değildir.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

ŞU KARMAŞIKLAŞAN DÜNYA

Sosyalist blok yıkıldıktan sonra tarihin sonu ilan edilmiş, dünyanın artık tek kutuplu olduğu saptaması yapılmış, Yeni Dünya Düzeni'nin kurulacağı duyurulmuştu. Bu hayaller kısa sürede söndü. Bugün tarihin sürdüğünü, birçok kutbun ortaya çıktığını, bir dünya düzeninin oluşmadığını görüyoruz. ABD eski gücünde değil, AB ile Japonya ekonomik bunalımla (kriz) uğraşıyor. Yeni ekonomik ve politik güçler ortaya çıkmış durumda.

Kapitalizm yeryüzünde egemen, küresel üretim biçimi oldu. Ancak henüz kapitalizme geçmemiş ülkeler (Afrika ve Ortadoğu'da) olduğu gibi yeni yeni kapitalistleşen ülkeler de var. Küreselleşmenin yayılmasıyla bu ülkeler de kapitalistleşecek. Tüm toplum biçimlerinde var olan eşitsiz gelişme sonucu, uluslar üstü  şirketler ve devletler arasındaki güç ilişkileri değişedurmaktadır. ABD, AB ve Japonya karşısında Rusya özellikle politik yönden, Çin özellikle ekonomik yönden rakip olmuştur. Hindistan, Brezilya hızla gelişmektedir. Bunlara Güney Afrika, Güney Kore ve Türkiye'nin katılacağı söylenmektedir. Şeriatla yönetilen İslam ülkeleri ve İslami terör örgütleri de başka bir kutup olarak yer almaktadır.

Sosyalist Blok'un yıkılmasından sonra “özgürlük ve demokrasi”nin yeryüzüne egemen olacağı ileri sürülmüştü. Buna bağlı olarak birçok askeri diktatörlükler sona erdi. Ortadoğu'da baskıcı yönetimlere karşı başkaldırışlar oldu. Eylemi başlatanlar özgürlük ve demokrasi istiyordu. Ancak bugün şeriatçıların harekete egemen olduğunu görüyoruz. Bunların oluşturacağı “İslam Cumhuriyetleri”nin halka özgürlük ve demokrasi getirmeyeceği açık. Bu çelişkili durum, laik kesimin yıllarca bu ülkeleri diktatörlükle yönetmesinden ileri geliyor, sertlik sertliği doğuruyor.

Küreselleşmenin ilk belirtisi iletişimin yeryüzü çapında etkili olması idi. Artık bilgiye ulaşmak kolay, ama yalan yanlış haberlerin yayılması da kolay. Örneğin Suriye'de neler oluyor? Suriye muhaliflerine ve  dostlarına bakarsanız kan gövdeyi götürüyor. Suriye iktidarına  ve dostlarına bakarsanız güllük gülistanlık. Hangisi doğru? Ben şundan eminim: Özgürlük isteyen muhalifler barışçı gösterilerle eyleme başladı, iktidar silahla bastırma yoluna gitti, bunun üzerine muhalefetteki kimi kesimler silahlandı, iç savaşa dönüştü eylemler.  Büyük silahlı gücü olan iktidar daha kanlı biçimde bastırma yoluna giderek binlerce muhalifi öldürdü. Hiç ölen olmadı ya da az sayıda ölüm var sözleri inandırıcı değil. Türkiye'de de bulunan Suriye'nin laik iktidarının dostları, şu an eylemdeki muhalefetin büyük oranda şeriatçılardan oluşması nedeniyle, binlerce kişinin öldürülmesini önemsemiyor. “Suriye'nin iç sorunudur” derken iktidarın kazanmasını istiyorlar. Muhalif dostları ise “demokrasi ve özgürlük” bağlamında muhaliflerin kazanması için BM'nin müdahalesinden yana. Muhalifler kazanırsa Suriye'ye demokrasi gelir mi? Belli değil, bu kez şeriatçı bir diktatörlük kurulabilir. Ama bu durum şu anki diktatörlüğü desteklememe neden olamaz. Değişim gerekli, daha sonraki değişim için şimdi bir değişim gerekli bence...

Başka bir tartışma ekonomik bunalım konusunda. Kimisi büyük şirketlerin bunalımdan kazançlı çıkmasına bakarak, “bunalım yok, varmış gibi gösterip halkı sömürüyorlar” diyor. Kimsi ise AB ülkelerinin, vb. durumuna bakarak “kapitalizm - liberalizm kötü bunalımda ama gizlemeye çalışıyorlar” diyor. Türkiye'de “bunalım teğet geçti” diyen var, “çok kötü durumdayız” diyen var. Hepsinin kaynağı aynı, dünya gerçekliği. Oysa birtakım genel doğruları göz ardı etmezsek şunu görürüz: Kapitalist ekonomi planlı programlı olmayan karmaşık bir yapı olduğu için, sık sık tümünde ya da şu veya bu kesiminde sorunlar, bunalımlar yaşamaktadır. Bunalım kimi kez çok derin olur, kimi kez az derin. Ölen ölür, kalan sağlar ve yeni katılımlarla kapitalizm yoluna devam eder. Kapitalizm şimdiye dek yaralarını sarmakta başarılı oldu. Çünkü hâlâ üretici güçleri geliştirebiliyor ve bu durum yeryüzündeki tüm ülkeler tam anlamıyla kapitalist olana dek sürecek gibi.

Küresel iletişimde doğrular da yer alıyor, yanlışlar da. Bir yandan kutuplaşma, bir yandan hâlâ saydam olmama insanları çamur atmaya ya da her şeyin altında bit yeniği aramaya itiyor. Ulus devletler düşman yaratmayı sürdürdükçe, gerçekten demokrat olmaya çalışmadıkça şu bilgi kirliliği sürüp gidecek.

11 Nisan 2012 Çarşamba

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE ELEŞTİRİ

Bugün düşünce özgürlüğü, iki sözcükten oluşan bir savsözden başka bir şey olarak görülmüyor. Oysa konu irdelenirse, şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Çok önce televizyondaki bir açık oturumda eski DGM savcısı olan DYP milletvekiline düşünce özgürlüğünden yana olup olmadığını sordular. “Tabii ki, düşünce özgürlüğünden yanayım. Herkes istediği gibi düşünsün, ancak açıklamamak koşuluyla” diye yanıtladı. Savsözün sözlük anlamıyla konuya bakarsanız, yanıt saçma değil. Böyle düşünce özgürlüğüne Pinochet de, Hitler de, Beşşar Esed de karşı çıkmaz. Düşünme en doğal insan davranışıdır, herkes yapar. Beynimizin içinde geçenleri kimse bilemez ve karışamaz. Peki düşünce özgürlüğü savaşımı bunun için mi yapılıyor? Kuşkusuz hayır. Düşünce özgürlüğü ile kastedilen, düşünme ediminin sonuçlarını açıklama özgürlüğüdür.

İrdelememizi sürdürelim. Diyelim ki, iktidardakilerle özdeş görüştesiniz, beğeniyorsunuz. Beğeni ve övgülerinizi dile getiriyorsunuz. Susturmaya, engellemeye, cezalandırmaya çalışırlar mı sizi? Kesinlikle hayır, tersine ödüllendirilirsiniz. İktidarı eleştirirseniz (eleştiri genellikle yergi biçiminde belirir)? O zaman seyreyle gümbürtüyü, üzerinize her türlü baskı gelir. Öyleyse düşünce özgürlüğü eşittir düşüncelerini açıklama özgürlüğü de değildir. Düşünce özgürlüğü isteminin özü, eleştirme özgürlüğüdür.

Baskı yalnızca politika alanında değil, sanat alanında da var. Usta ozanlar Oktay Rıfat ile Melih Cevdet’in, bir eleştirisinden ötürü Nurullah Ataç’ı tartakladığını biliyor musunuz? Ferit Edgü, Ders Notları 2’de şöyle yazmış: “Eleştirmen golünü ya ofsayt ya da penaltıdan atar. / Nedeni basit: / Hem oyuncu, hem hakemdir o.” Hiç sövgü olmayan eleştiri yazılarımdan ötürü pek çok sövgü yazısı yazıldı. “Cami duvarına işediğim”den söz edildi, oysa caminin yakınından bile geçmem. Eleştirinin, baskı görmesinin, teşvik edilmemesinin nedeni ortaya çıkıyor böylece.

Eleştiriye karşı olma, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, dünya yazınında da örnekleri çok. Örneğin, coşumculuğun Almanya’daki temsilcisi Goethe, bir şiirinde eleştirmeni, yaratıcı yazarın ürünlerinden geçinen, onun sofrasından yiyen, sonra dışarıda sofradaki yemekler üzerine ileri geri konuşan yüzsüz konuğa benzetir; onun görüldüğü yerde kapı dışarı edilmesi, kovulması gereken bir köpek olduğunu yazar. Peter Handke, eleştirmenlere kine varan karşıtduygusu ile ünlüdür, bir yapıtında eleştirmeni kudurgan köpeğe benzetir. Handke, Avrupa yazınında yeni coşumculuğun baş temsilcisidir. Başkaları da var, uzatmayalım.

Gerçek düşünce özgürlüğü yandaşı, eleştiri özgürlüğünü savunur. Sözleri, özellikle davranışları eleştiriye karşı hoşgörülü ise, bilin ki o kişi gerçekten düşünce özgürlüğünden yanadır. Bir de “Ben eleştiriye açığım” diyenlerden korkun. Bu kişileri eleştirdiniz mi, “Ben eleştiriye açığım, amma” diye başlayıp veryansın ederler, eleştiriye karşı olanlardan daha kötü yaparlar sizi.

Tüm özgürlüklerin bir kısıtlaması var: her kişinin özgürlüğü, başka kişilerin özgürlük alanlarıyla sınırlandırılmıştır; başkalarının özgürlük alanına giremezsiniz. Peki eleştiri, başkasının alanına girmek midir? Adam bir şey üretiyor, yapıyor; sen gidiyorsun “O öyle olmaz, böyle olur!” deyip işine karışıyorsun. Adam, “Sana ne!?” diyebilir.

Diyebilir mi acaba? Başka yönden bakalım. Sanatçı, “Bak bu senin çevrenini genişletecek, yaşamını değiştirecek, büyük tat alacaksın” deyip yapıtını önüme sürdüğünde, benim alanıma girmiş olmuyor mu? Bütün yapıtlar başka kişiler izlesin, okusun diye yapılır. Bir savla benim alanıma girmiş olan yapıtı bir izleyici olarak, eleştirmen olarak inceleyip, değerlendirmemi açıklamam, sanatçının alanına karışma sayılmaz. Başka bir bakış açısıyla, yapıt insanlığın ortak alanına sunulmuş sayılabilir. Ortak alanda olan bir nesneyi herkes özgürce eleştirebilir. Eleştiri de bu ortak alana sunulmuş olur.

Özgürlüklerin sınırı ileri sürülerek yapılacak karşı çıkışlarda bu durum göz önünde tutulmalıdır. Kısacası; eleştiri olmadan özgürlük olmayacağı gibi, özgürlük olmadan eleştiri de var olmaz.

Eleştiri nedir?


Eleştirme eyleminin ne olduğu konusunda değişik görüşler var. Eleştiriye kızılmasının bir nedeni de bu. Gündelik dilde eleştiri, “bir kimseye, bir şeye karşı yönetilen olumsuz yargı” anlamında, yergi ile eşanlamlı olarak kullanılıyor. Oysa felsefe ile sanat alanında anlamı bu denli yalınç değil.

Felsefe alanında eleştiri, 18. yy.da bütün alanlarda (sanat, mantık, bilim, politika, bg.) bir ilkeyi ya da olayı derinlemesine incelemeye girişen sağduyulu kişinin yaptığı iş olarak anlaşılırdı. Kant’ın salt usu kuramsal ve kılgısal olarak özgür ve açık incelemesinden sonra terimin anlamı değişti. Kant’a göre eleştiri, nesneyle ilgili tüm dolaysız bilgileri yadsır; eleştiri; ussal bilginin gücünün ve sınırlarının bilimidir. Değişik görüşü olan Marx’a göre eleştiri, dünyanın değiştirilmesini olanaklı kılan devrimci düşüncenin zorunlu öğesidir. 1873’te eleştirinin adını koydu: diyalektik. Kısacası felsefeye göre eleştiri; geçerliğini ve doğruluğunu sorgulamadan hiçbir savı benimsemeyen düşünce biçimidir.

Sanat alanında eleştiri değerlendirmeyle yakın anlamda kullanılır. Sanatçının konusu yaşam iken, eleştirmenin konusu sanattır. Nasıl sorusunda sanatçı “güzel”in, eleştirmen “doğru”nun ya da “geçerli”nin ardındadır. Yapıtın doğruluğunu, özgünlüğünü, geçerliliğini araştırır, eleştiri eylemi. Başka deyişle sanat eleştirisi, yalnızca olumsuz yargı belirtmez; yapıtın iyi, güzel, üstün yanlarını da belirtir; kötü, çirkin, aşağı özellikleri yanında.

5 Mart 2012 Pazartesi

BU MECLİSİN ANAYASASI

Bu Meclis Anayasa Yapabilir mi?

TBMM’nin anayasa yapıp yapamayacağı tartışılmıyor gibi görünüyor. Görünüşte herkes ya da çoğunluk, “Bu Meclis anayasa yapabilir” diyor. Ancak arka planda çatışma var, çünkü bütün partiler birbirinden korkuyor. Uzlaşma Komisyonu, bir türlü uzlaşıp bir sonuca varamadı. Partiler korkularını doğrudan dile getireceklerine, dolaylı yoldan engeller çıkarıyor.
Yasal olarak bu TBMM’nin anaysa yapmasına hiçbir engel yok. Evet, bir anayasa hazırlayıp halk oylamasına sunabilir. Ama bu özlenen anayasa, Türkiye’yi 12 Eylül ortamından çıkaracak, her bakımdan ileriye götürebilecek anayasa olabilir mi? İşte bu kuşkulu, dahası olanaksız görünüyor. Bunun birçok nedeni var:

1) TBMM üyeleri, genel başkanların askerleri olacak adaylar arasından seçildi. Görevleri, Meclisin anayasa hazırlama dışındaki çalışmalarında, iktidar partisinden ise hükümete, muhalefet partisinden ise genel başkana koşulsuz destek vermektir. İçlerinde anayasa ve hukuk konusunda bilgili kişiler olsa bile, anayasa hazırlama sırasında farklı davranışta bulunmayacaklardır.

2) TBMM’nin normalde yapması gereken birçok görevi var. Bunların arasında, görevlerinin bütününe eşdeğer bir görevi hakkıyla yerine getirmesi beklenemez, çünkü anayasa hazırlığı çok zaman alıcıdır, çok emek ister.

3) Aşırı kutuplaşma yıllardır sürmektedir. Muhalefet bundan vaz geçmemektedir, ama iktidarın da kutuplaşmayı giderme girişimi olmamaktadır. Türkiye’nin önemli bir sorunu olan Kürt-PKK sorununun bir yanı olan BDP ile AKP uzlaşmazlık içindedir. Erdoğan, Baykal’dan daha ılımlı olan Kılıçdaroğlu’nu uzlaşmazlığa itmek için elinden geleni yapıyor. Bu kutuplaşmadan uzlaşma ve toplumun isteğini yansıtacak bir anayasa çıkmaz.

Herhangi bir anayasa değil de geleceğe hizmet edecek iyi bir anayasa yapmak isteniyorsa, bir Anayasa Hazırlama Meclisi (AHM) oluşturulmalıdır. AHM’de TBMM’den kimse olmamalıdır, yine partilerin gireceği seçimle ya da partilerin kendi içlerinde yapacağı seçimle üyeleri belirlenebilir (örneğin 150 kişi). AHM’ye ayrıca üniversitelerden, kitle örgütlerinden temsilciler alınabilir. AHM’ye girecek parti temsilcilerini büyük olasılıkla genel başkanlar belirleyecektir. Ancak bu üyelerin özellikleri, TBMM üyelerinin özelliklerinden farklı olacaktır.

Yeni Anayasa Nasıl Olmalı?


Anayasanın nasıl olması gerektiğine gelince, geçmişten dersler almak gerekir, ama geçmişe tepki göstererek anayasa hazırlanmaz. Tepki anayasalarının yaşam süresi kısa olur.
Geçmişten alınacak bir öğrenek şudur: Demokrasi bir gün herkese yarar. Bir zamanlar iktidar partisi demokrasi yokluğundan yakınıyordu, şimdi muhalefet partileri yakınıyor. Kuşkusuz herkes “kendine demokrat”, ama herkes için demokrasi herkese yarar, iktidara da muhalefete de.

Geçmişten alınacak ikinci öğrenek şudur: Özgür ortam da herkes görüşlerini açıklayabilir, tartışabilir, birbirini ikna edebilir. Özgür ortamda demokrasi ve hukuk dışı yollara başvurmayı kimse düşünmez. Özgürlükler, eşit olarak herkese tanınırsa, herkes özgür olacaktır. Herkesin özgür olduğu ortamda kimseye zarar gelmez. Özgürlükleri kısıtlamaya başladığınız zaman, kısıtlamanın sonu gelmez ve kısıtlamadan herkes zarar görür.
Üçüncüsü, anayasanın dili herkesin kendine göre yorumlayacağı biçimde olmamalıdır. Maddeler, cümleler kısa ve açık (tek anlamlı) olmalıdır.

Dördüncüsü, anayasa toplum yaşamıyla ilgili her konuyu düzenlemeye kalkmamalıdır. 12 Eylül anayasası, her konuya ayrıntılı girdiği için sık sık değiştirildi. Anayasa uluslararası hukuk kurallarıyla temel ilkeleri belirlemeli; ayrıntıları, dahası birçok konuyu yaslara bırakmalıdır. Koşullar değiştiğinde TBMM yasaları değiştirebilir, her konuda anayasayı değiştirmeye gerek kalmaz.
Gerek kalkınma ve ekonomi, gerek toplumsal ve kültürel yaşam konusunda değişik görüş ve yöntemler vardır: muhafazakâr, liberal, sosyal-demokrat, karma, bg. Anayasada her konuda kesin kurallar konulması, iktidara gelecek partilerin propagandasını yaparak halktan yetki aldıkları programlarını uygulamalarının önünde engel oluşturacaktır. O zaman da anayasayı değiştirme gündeme gelecektir. Oysa belli bir görüş doğrultusunda (Kemalist, konservatif, bg) keskin kurallar konmazsa, değişen koşullara göre değişik bir partinin iktidara gelerek değişik yöntem uygulayabilmesinin önü açılır.

Dördüncüyle bağlantılı olarak, anayasanın çok uzun olmaması beklenir. Her yurttaş anayasayı kolayca, çabukça okuyabilmeli, anımsayabilmelidir.


3 Mart 2012 Cumartesi

KURULTAY SONRASI CHP


Medyanın kendisine pek yer vermemesinden yakınan CHP, son günlerde epey medyatik oldu. Söz vermesine karşın tüzüğü değiştirme yönünde adım atmayan Genel Merkez, delegelerin yeterli imza toplaması üzerine kurultayı toplamak zorunda kaldı. Ancak Kılıçdaroğlu, "Kurultay toplanacaksa ben toplarım" deyip "baskın" bir kurultay düzenledi; "Tüzük değişecekse, benim istediğim gibi değişir" stratejisini uyguladı. Kurultayda herkesin derdi delege sayısıydı. Çünkü her zamanki gibi sayılar yarışıyordu, medya da önce bu sürtüşmeyi yansıttı. Çok sayıda kurultay yapmasına karşın iç sorunlarını çözemeyen CHP, yine çözemeden yeni kurultaylara doğru yelken açtı.

Tüzük kurultayları
Anti demokratik buldukları tüzüğü hazırlamış olan Deniz Baykal, Önder Sav ve Hakkı Suha Okay’ın "demokratik tüzük" isteğiyle ortaya çıkması kimseye inandırıcı gelmedi. Tüzük konusundaki bu çatışma Baykal ile Sav’ın bir zamanlar bu partiyi yanlış yönettiğinin, parti içi demokrasinin olmadığının bir belirtisidir. Başa gelen kanadın öteki kanatlara olanak tanımadığı bir partiydi CHP.

CHP tüzüğü bütünüyle değişmedi, bazı düzeltmeler yapıldı, Genel Merkez ve Genel Başkan'ın yetkileri korundu. Eski tüzük partinin ilk amacını “ülkenin güvenliği ve bütünlüğünü korumak“ olarak tanımlıyordu. Yeni tüzükte ilk amaç “insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir düzen oluşturmak“ oldu. %33 kadın kotası kondu. Seçimlerde adayların temel olarak önseçimle belirlenmesi ilkesi getirildi. Yeni tüzük daha demokratik kuşkusuz. Umarım öteki partiler etkilenir, örneğin ‘önseçim’ kuralını uygulamaya başlar.

Tüzük değişikliği ve Kılıçdaroğlu’nun iki yıla yakın dönemde yaptıkları CHP’nin değişmesinden yana olanlarda doyum sağlamadı. Kılıçdaroğlu parti içi dengelerden ötürü akşam bir yönde, sabah öbür yönde konuşmak zorunda kaldı, “Yeni CHP” söylemi inandırıcı olmadı. Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşmasındaki Atatürk-İnönü-Tarihi CHP atıflarına, popülist ifadelere bakarsak CHP içinde görüş ayrılığı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü karşı taraf da Atatürk-CHP diyerek muhalefet yapıyor. Sanki tartışma en Kemalistlerle az Kemalistler arasında oluyor. Kürt sorununun yine adını vermedi, "Güneydoğu'da 30 yıldır var olan sorun" dedi. Öte yandan Kılıçdaroğlu konuşmasında, AKP yanında, CHP’nin eski “ötekileştirici” davranışlarını eleştirerek güçlü demokrasi vurgusu yaptı. Kadınların giysileri ve etnik kimlikleri yüzünden dışlanmasına karşı çıktı.

Muhalifler ‘Yeni CHP’ sözünden hoşlanmıyor, Önder Sav “hakiki CHP’liler”den söz etti. Muhalifler partiye alınan liberalleri, Dersim katliamını gündeme taşıyan milletvekili Hüseyin Aygün’ü düşman olarak görüyor. Alevileri, akademisyenleri küçümsüyorlar. Buna karşılık, “CHP’nin genleri” kavramını vurgulayan Önder Sav, Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarını “demokrasiyi çoğaltmak adı altında cumhuriyeti azaltmakla” suçladı!

Kılıçdaroğlu’nun “Partiye zarar vereni affetmem, yıpratan bedelini öder. Kişisel tartışmalarını sürdürme isteğinde bulunanları affetmeyeceğim” sözleri, bir tasfiye hareketi olup olmayacağı tartışmasını başlattı. Gürsel Tekin ise “CHP’de muhalefet bitmez, hiç bitmedi. Ancak bugünden sonra bir tasfiye yaşanmaz. Bunun teminatı Genel Başkan’dır.” dedi. Bir bakıma muhalefet tasfiye sürecine girmiştir. Ancak önemli olan gücünü artırmış Kılıçdaroğlu'nun, bu kamburdan kurtulduktan sonra, o kambur politikayı, tarihi CHP mirasını sürdürüp sürdürmeyeceğidir.

CHP ne yapacak?
CHP, iç yapısını halka izlettiren tek partidir. Herkes CHP içindeki hizipleri, liderleri, parti-içi grupların genel merkezi niçin eleştirdiğini bilir, çünkü "Kol kırılsın, yen içinde kalsın" denmez. Bir siyasi parti hangi organlarda oluşur; parti tüzüğünün önemi gibi konularda yurttaşların bilgisi olur. Öteki partilerde (genellikle sağ gelenek partileri) sadakat (bağlılık) kültürü egemendir ve iç gerilimler kurultaydan önce çözülür. Bu durum, CHP’nin çok iyi yönetildiği, partide hiçbir sıkıntı olmadığı anlamına gelmiyor. Seçim öncesi süreçte yakaladığı rüzgâr durdu. 33 ilde milletvekili çıkaramadı, son kamuoyu yoklamalarına göre tabanının yaklaşık yüzde 60’ı iktidar olacağına inanmıyor. Saydam tek parti olan CHP seçim kazanamıyor (keşke ikisi bir arada olsa!). Ne yazık ki saydamlık ve her görüşe söz hakkı vermek halk indinde olumlu anlama gelmiyor, evdeki kavgayı sokağa taşıyanları beğenmiyor, güvenilmez buluyor.

CHP’nin asıl hedefi, ‘etkili ve inandırıcı muhalefet’ olmalı. Örneğin CHP liderinin ortaya attığı «post-modern diktatörlük» sloganı tutmadı. Hükümetin demokrasi ve özgürlükler alanında eleştirilmesi gereken bir çok uygulaması var; ancak halkı Türkiye’de «totaliter rejim» ya da «diktatörlük» olduğuna inandırmak olanaksız. Önemli olan politikalarının altını doldurmasıdır. Örneğin, “Türbanlıları ötekileştirmeyin, etnik kimlikleri dışlamayın” gibi sözler çok güzel. Ama partinin laiklik ve ulus tanımları bu sözlere ters. Eski mirası yadsımayan, son yirmi yılıyla hesaplaşmayan CHP, 2011’deki oy oranının altına inecektir.


26 Şubat 2012 Pazar

YARGI POLİS MİT


Genel Bakış
"Her şey Hükümetin denetiminde gidiyor" derken, beklenmedik bir çıkış oldu. Savcılığın MİT Müsteşarını sanık olarak ifadeye çağırması , toplumsal olayların her zaman kestirilemeyecek bir yöne kayabileceği gerçeğini gözler önüne serdi. 
Sınıflar, katmanlar, camialar, gruplar ve kişilerin nasıl davranacaklarını önceden kestiremezsiniz; her şeyi denetim altında tutamazsınız. Nispi demokratik ortamda, kendiniz için yararlı olacağını görerek verdiğiniz, ancak sınırlarını belirtmediğiniz bir yetki ve olanak, yetkiyi alan tarafından kendi ideolojisi yönünde kullanılabilir. Yahut bu yetki ve olanak başka gruplarca da kullanılmak istenebilir. Bunun önüne geçmenin iki yolu var, ya tam otoriter yöntemle her şeyi hükümetin iznine bağlarsınız ya da demokratik yöntemle herkese eşit davranır ve kimseye özel yetki vermezsiniz. İnsanoğlu genellikle sonucunu düşünmeden en kolay yolu seçer. Hükumetler, bu arada AKP Hükumeti, kolay yol olarak otoriterliği seçti. 
Hükumet, bir yandan açılım ve gizli görüşme yaparken öbür yandan savaş ve cezalandırma yoluyla Kürt ve PKK sorununu istediği yönde çözmeye çalıştı. Ancak topluluklar sopa ve havuç yöntemiyle eğitilip yönlendirilemez, mutlaka bir yerden bir patlak oluverir. Nitekim bu yöntemle Kürt sorunu çözülemedi, PKK ve Kürt Halkı ayrı bir tepki verdi, Haziran seçiminden sonra uzlaşmazlık ortaya çıktı. Eski PKK'lı Abdülkadir Aygan, Ergenekoncuların ve PKK içindeki Kemalistlerin, Habur olayını bahane ederek barış sürecini baltaladıklarını; bugünkü olayların bu sürecin sonucu olduğunu savlıyor: "MİT, başlangıçta desteklediği ve uluslararası alanda kabul gören KCK'yı ortadan kaldırmak için yapılanma içinde ilişkide olduğu kişileri (polisin de söylediği gibi), kullandı. KCK'yı terörize etti, Savcılar da harekete geçti." Sav yabana atılır gibi değil ve korkutucu bir durum. 
MİT ile polis, polis ile ordu arasında sürekli didişme ve çekememezlik olduğu eskiden beri bilinir. Savcılar ise polisle arayı bozmamak için onların söylediklerini yaparlar. Hükumetin bir yandan görüşmeleri, öbür yandan savaşı sürdürerek çelişkili davranması, bu iki güvenlik gücünü de karşı karşıya getirdi. Başbakan, gizli görüşmelerden söz etmezken, KCK soruşturmasının çok çok önemli olduğunu söylemesi, polise güç verdi. Burada fırsatı yakalayan polis, rakip olarak gördüğü MİT'e vurmak için hemen harekete geçti. Öte yandan özel yetkili savcılar ve mahkemeler, vur deyince öldürdüler. Kürtlere sopa göstermesi istenen polis-özel yetkili yargı ikilisi, görüşme-uzlaşma için görevlendirilmiş MİT'i de sorgulamaya başladı. Bu Hükumetin istemediği, beklemediği bir durumdu. 
Devlet saydam (şeffaf) olmazsa, yetki ve hakları herkese eşit olarak sunmazsa olacağı budur. Öncelik güvenlik güçlerinden (MİT'den, Polisten, Ordudan) gelen bilgilere (istihbarat) verilirse, her şey çekinceli olur, toplum ve kişi psikolojisi önemsenmez. Güvenlik güçlerine göre bütün Kürtler devlete karşı suç işleyen ya da işleyecek kişilerdir, tümünü hapse tıkmak gerekir. Bu yüzden yedi bin küsur Kürt tutuklandı, daha da tutuklanması gereken kişiler var güvenlikçilere göre. 
İktidarının ilk yıllarında uluslararası görünüme önem veren AKP, demokratça davranıyordu. Kendine demokrasiyi sağladıktan sonra önem vermemeye başladı. Süreortn bölgesel savaşın, binlerce kişinin tutukevinde olmasının, çok sayıda çocuk, genç ya da kadının ağır suçlamalarla yargılanmasının, hiç bir dönemde olmadığı sayıda aydın ve gazetecinin içerde olmasının dışardan nasıl göründüğü ile 
Hükümet ilgilenmiyor. O yalnızca iktidarını, içteki durum ve dengeleri, sorunların kendi çıkarı yönünde çözümü ya da çözümsüzlüğünü düşünüyor.


Özel Bakış 
Bu tek olay birçok soruyu usa getiriyor: 
1 - Polis ve Savcı MİT Müsteşarını niçin kuşkulu olarak ifadeye çağırdı? Oslo görüşmeleri nedeniyleyse, Başbakanın bilgisi ve verdiği yetkiyle görüştüğü bilinen Fidan'ın ifadeye çağrılması ve muhtemelen tutuklamak istenmesi , uzlaşma ve görüşme sürecini baltalamaktan öte cezalandırmaya dönüktür. Kimi MİT üyelerinin KCK içindeki yasadışı çalışmaları nedeniyleyse, MİT Müsteşarı niçin salt bilgi için değil de sanık olarak çağrıldı? 
2 - Polis, MİT, Ordu ve Jandarma ayrı ayrı istihbarat çalışması yürütüyor. Hepsi PKK'ya karşı, aralarında eşgüdüm yok. Bu denli aşırı yatırıma ne gerek var? Bu ölçüde bilgi birikimi neye yarıyor? MİT Yasasına göre MGK için bilgi topluyor, ama MİT'in PKK-KCK'ya ilişkin istihbaratı pek işe yaramıyor gibi görünüyor. Dünyada gizli istihbarat örgütleri, başka ülkelere ilişkin bilgileri toplayıp hükümetlerine bildirmek için çalışır. MİT ise PKK ile uğraşmayı görev bilmiş ve PKK ya da özellikle KCK ile iç içe çalışıyor görünüyor. Eğer PKK'yı devletin istediği yöne yönlendirmek gibi bir kirli amaç yoksa MİT'in işlevi nedir? MİT'in devre dışı kalması gerekmez mi? Görüşmeleri Başbakanlığa bağlı başka birimler yürütebilir. 
3 - Savcılar, özellikle özel yetkili savcılar, soruşturmaya bütünüyle egemen mi? Adli kolluğun olmadığı Türkiye'de, daha çok savcının polise bağlı çalıştığı izlenimi var (*). Özel yetkili mahkemeler ise savcının (dolayısıyla polisin) "Tutuklansın!" dediği herkesi tutuklamak zorundaymış gibi davranıyor. Bütün bunlar adil yargılanmanın önünde engeldir. 
4 - PKK-KCK içinde bir sürü MİT ajanı (çoğu MİT üyesi değil ama MİT’e çalışan) var, polise göre KCK kuruluşunda da görev almışlar, çeşitli düzeyde yönetici olmuşlar. K. Burkay’ın, vb. böyle açıklamaları vardı. Bu durum, PKK-KCK’nın Kürt hareketinin yürütücü ya da temsilcisi olduğu konusunda beni kuşkuya düşürdü. MİT ile bu denli iç içe bir halk hareketi olabilir mi? 
AKP ile Gülen Camiası iktidarda ortak durumdadır. MİT olayının bu iki camia arasında bir sürtüşme yarattığı, ne denli yadsınsa da biliniyor. Poliste etkin olan Gülen Camiası, AKP'nin etkin olduğu MİT'e karşı bir düzeltme hareketi yapmak istedi, ancak şimdilik başarılı olamadı (nasıl bir uzlaşmaya vardıklarını bilmiyoruz). 
Polis, özel yetkili mahkemeleri kullanarak tüm Kürt halkına karşı bir hareket yürütüyor. Bu devletin yurttaşı olan bu insanları böyle düşman görmek usun alacağı bir davranış biçimi değil, bir paranoya. Hükümet, polisten gelen bu yanlış bilgiye de inanıyor, MİT'ten gelen yanlış bilgiye de ve bu ülkenin bir bölüm halkına salt güvenlikçi gözüyle bakıyor. Sonuçta iki kurumu da savunuyor, yanlışları düzeltme yoluna gitmiyor. Uludere olayında da sorumlular ortaya çıkartılmadı, Başbakan savunmaya geçti. Oysa doğru yönetim, devlet içindeki yanlışları, yanlış yapanları soruşturmak ve cezalandırmaktır. Onları korumakla, yanlışları sürdürmekle doğru sonuca varılamaz.
Dr. Alişan Özdemir


(*) HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur'un açıklamaları ve Star gazetesinin yaptığı röportaj. 

9 Şubat 2012 Perşembe

Geleceğin toplumu, Marksistlerin yanılgıları


Bütün toplumların temel çelişkisi, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkidir. Bu çelişki, sınıflı toplumlarda, egemen sınıf - sömürülen sınıf çelişkisi biçiminde görülür. Bu temel çelişki nedeniyle toplumlar biçim değiştirir. Örneğin sınıfsız ilkel komünal toplumdan, sınıflı köleci topluma ve feodal topluma; feodal toplumdan, kapitalist topluma geçildi.
Marx, bu bilginin ışığında, kapitalizmden sonra gelecek toplumun yeni bir sınıfsız toplum olacağı görüşünü ileri sürdü. Tarihsel gelişime göre komünizmin oluşması gerekiyordu. Sınıflı kapitalist toplumdan sınıfsız topluma geçişi sağlayacak güç olarak da, Marx, işçi sınıfını gördü. İşçi sınıfı, iktidarı ele geçirerek üretim biçiminin (toplum biçiminin) değişmesini sağlayacaktı.
İşçi sınıfının öncülüğü
Spartaküs, kölelerin, toplum biçimini değiştireceğine inanıyordu. Ancak, köle sahipleriyle köleler arasındaki çelişki, kölelerin yeni bir toplum kurmasıyla sonuçlanmadı. Bütün köleci toplumlar, üretici güçler-üretim ilişkileri çelişkisinin uzlaşmazlığa ulaştığı aşamada, çevrelerindeki askeri-ilkel komünal toplumların saldırılarıyla yok oldu. Bu askeri-ilkel komünal toplumlar, egemen oldukları geniş köleci ülkelerde feodal toplumu oluşturdular.
Thomas Münzer, serflerin (köylülerin) toplumu değiştirecek temel güç olduğuna inanıyordu. Ancak, feodal soylularla serfler arasındaki çelişki de, serflerin yeni bir toplum kurmasıyla sonuçlanmadı. Feodal toplum içinden çıkan yeni sömürgen sınıf (işveren sınıfı) kapitalist toplumun kurucusu oldu.
Kapitalist toplumda, işverenlerle işçiler arasındaki çelişki, işçilerin yeni toplumu kurmasıyla sonuçlanabilir mi? Marx, döneminin koşullarında bu soruya olumlu yanıt verdi. Yaşadığı 19. yüzyılda işçi sınıfı önemli, korkutucu bir güçtü gerçekten. Toplumu değiştirecek başkaca bir güç görünmüyordu. Bugün de toplumu değiştirecek başkaca bir güç görünmüyor. Ancak işçi sınıfı, gücünü gittikçe yitiriyor, bugün 19. yy.daki gücünün yarısına bile sahip değil. Peki, önceki iki sınıflı toplumda sömürülen-yönetilen sınıf üretim biçimini değiştirmeyi başaramazken, kapitalist toplumda sömürülen-yönetilen sınıf üretim biçimini değiştirmeyi nasıl başaracak? Ne zaman güç kazanmaya başlayıp toplumu değiştirecek duruma gelecek? Gelecekteki sınıfsız toplumun bugünkü yandaşları, bu konuyu tartışaduruyor ve daha yanıt bulamadılar: işçi sınıfı mı, başka bir ya da birkaç sınıf ve katman mı, yoksa işçi sınıfının da içinde olduğu geniş bir sınıflar cephesi mi?
Kapitalizmin son aşaması
Marx ile pek çok Marksist (Lenin, Stalin, Mao, Che, Çayan, bg.), kapitalizmin son aşamaya ulaştığını ileri sürdüler. Yani, üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini engelliyordu; ikisi arasındaki çelişki uzlaşmazlık kertesinde sertleşmişti. Kapitalist toplumun yıkılması, sosyalist toplumun kurulması zamanı gelmişti. Marx, 1848 yılında ileri sürdüğü bu görüşün yanlışlığını sonra anlayarak özeleştiri yaptı. Ancak Lenin’in “Emperyalizm: Kapitalizmin Son Aşaması” kitabından sonra Marksistler bu savı bir daha bırakmamak üzere savunmaya başladılar ve stratejilerinin temeli yaptılar. Bu sava dayanarak pek çok ülkede sosyalist yönetimler oluşturuldu, toplum değiştirilmeye girişildi. Ancak, bütün çabalar boşa gitti, sosyalist yönetimler yıkıldı. Buna karşılık kapitalizm gittikçe güçlendi, üretici güçleri geliştirmeyi sürdürüyor. Yani, kapitalizmin son aşamasına gelinmedi henüz.
İktidarın etkisi
Marx, sosyalist toplumda işçi sınıfının elindeki devletin gittikçe söneceğini, bu sırada işçi sınıfı ile birlikte bütün sınıfların ortadan kalkacağını, bundan sonra gerçek sınıfsız topluma (komünizme) ulaşılacağını ileri sürmüştü. 1917’den 1990’a değin yaşanan süreç bunun tersini gösterdi. İktidarı (devleti) ele geçiren güç bir daha onu bırakmıyordu, dahası büyütüyor ve güçlendiriyordu. İktidarın, hemen yok edilmesi mi gerekiyordu acaba?
Sonuç
Marx’ın kuramında önemli bir yeri olan işçi sınıfının kurtarıcılığı savı, bugün çok inandırıcı görünmüyor. İktidarı ele geçirerek kapitalist toplum biçimini yok etme yolu ters tepti. Marksistlerin 100 yıldır ileri sürdüğü “kapitalizmin son aşamasına gelindiği” savı da tutmadı. Marksistlerin başta gelen tarihsel üç yanılgısıdır bunlar. Bu üç konuda, Marksistlerin özeleştiri yapması gereklidir. Marksizm, diyalektik, gelişime açık, dogmatik olmayan bir kuramdır. Marx’ın hâlâ en büyük düşünür olmasının nedeni budur.
Bu yanlış görüşleri uzun süre ben de savundum. Ben özeleştirimi yapıyorum. Marksistler; sınıfsız, sömürüsüz, herkesin refah içinde yaşadığı, devletin olmadığı, dolayısıyla bireylerin gerçekten özgür olduğu bir topluma nasıl ulaşılacağını, önyargılarını bir yana atarak yeniden düşünmelidir. Bu bağlamda; hangi sınıf ve katmanların değiştirici temel güç olacağı, iktidarın yozlaştırıcı etkisinin nasıl yok edileceği araştırılmalıdır. Sonra da, kapitalizmin gerçekten son aşamaya gelmesi beklenmelidir. Marx’ın öngördüğü gibi, geleceğin toplumu, tek tek ülkelerde değil, bütün dünyada aynı zamanda (bir günde değil ama kısa sayılabilecek bir sürede) kurulacaktır.

7 Şubat 2012 Salı

Sosyalizm Nedir? Marksizm’in Zamanı Geçti mi?

Taraf Gazetesinin yazarları arasında sosyalizm ve Marksizm konusunda tartışma süredurdu. Marksist kökenli bu yazarlar, liberal olarak tanınan gazetede sosyalizmi de Marksizm’i de eleştirdiler.  Bu konu daha önce de zaman zaman tartışıldı, ama her yeni tartışmada daha derine inildi, çekingenlik her kezinde daha çok atıldı. Sosyalizm ve Marksizm açısından çok yararlı bulduğum bu tartışmaya bir ucundan katılmayı gerekli gördüm, bir eski sosyalist ve Marksist olarak. Asal eleştiriyi Halil Berktay yaptığı için, daha çok onun görüşler üzerinde duracağım.

Sosyalizm nedir?


Sosyalist (komünist) toplum kurma önerisi, Marx'tan önce vardı. O bir ideal toplum ütopyası idi: herkesin eşit, müreffeh, özgür olduğu bir toplum. Fourier, Saint-Simon gibi sosyalistler küçük topluluklarda uygulamaya da başladılar, ama kısa sürede yok oldular. Paris Komünü 72 gün sürdü. Marx, kapitalizm çözümlemesine bağlı olarak, gelecek toplum aşamasının komünist toplum olacağı (bunun ilk aşaması sosyalist toplum) görüşüne vardı. Bundan sonra sosyalizm ve komünizm Marx’ın kuramından ayrılmaz oldu, sanki bütünleşti.
Marx’ın kuramı temel olarak kapitalizmin çözümlemesidir, bir de sosyalizme ne zaman geçilebileceğini belirler. Pratikte sosyalizme nasıl geçileceği konusu, felsefi konu değil, yer ve zamana göre değişecek strateji ve taktik konularıdır. Marx bu konuda pek bir şey yazmamıştır, o konuyu daha çok Lenin (daha sonra Mao, Che, bg) irdelemiştir. Marx, sosyalist toplumun nasıl olacağı konusunda bile çok şey yazmamıştır, ancak genel çizgileri belirtmiştir: Üretim araçlarının toplumun mülkiyetine geçirilmesi, insanın insanı değil üretimi yönetmesi, herkesin yönetime katılması, herkesin yeteneğine göre (sonra gereksemesine göre) üretimden pay alması, çalışma saatlerinin azaltılması, eşitlik, bg.

Marx, kapitalizmin özünü (en genel özelliklerini) ortaya koydu, bu ülkeden ülkeye değişmez. Ancak ayrıntıya girildiğinde yerel özellikler belirir. Yerel özellikler, yerel yorumlar daha çok strateji ve taktiği ilgilendirir. Stratejik konuların Marx’ın felsefe ve ekonomi ile ilgili sistematik kuramına dâhil gibi gösterilmesi ne kadar doğru? Oysa bu, bütünüyle yerel koşullarda başarıya giden yolu bulmaktır. Bu başarıyı, pek çok kişi ve şef Marx’a başvurmadan sağlayabilir.
Devrim yapan ülkelerin önderleri, yerel koşulları iyi değerlendirerek başarıya ulaşmışlar, uyguladıkları taktikleri Marksizm’e katkı olarak görmüşlerdir. Lenin'in Rusya için önerdiği taktikleri, Marksizm’in genel ilkelerindenmiş gibi göstermeyi yanlış buluyorum. Sonraki önderlerin taktikler konusundaki önerileri de bütünüyle kendi ülkelerine özgüdür, evrensel kurallar olamazlar (dolayısıyla Marx’a mal edilemezler). Marksizm, her şeye deva bir pratik bilgiler el kitabına dönüştürüldü (Biz mahallede nasıl davranacağımızı bile Marksizm’in kılavuzluğunda belirlediğimizi iddia etmiştik (öyle sanmıştık)). Bundan sonra Marksistler arası bütün ayrılıklar strateji ve taktik konularında çıktı ve birbirlerine düşman oldular.

Sosyalizmi, Marksizm’in ileri sürdüğü bilimsel sosyalizmden farklı olarak özlenen toplum biçiminde ele alırsak, sosyalist önderlerin yaptıkları doğru sayılmasa bile yanlış da sayılmaz. Ama Marx'ın ancak ana çizgilerini belirttiği (bilimsel) sosyalizm açısından bakarsak yaptıkları yanlıştı. Çünkü zamanı (yani kendi ülkelerinin gelişme aşaması) uygun değildi, girdikleri uygulama gerçekten istenen işçi sınıfı yönetiminde sosyalizm olmamıştır. Bu önderler Marksizm adına sosyalizmi getirme iddiasına girmek yerine, kendi toplumlarını doğru değerlendirerek (örneğin Menşevikler gibi abartmayarak), o toplumun düzeyine (geldiği aşamaya) uygun uygulamaya girseydiler doğru yapmış olurlardı.
Reel sosyalizm ve Marksizm’in eleştirisi

Reel Marksist, reel sosyalist uygulamalar konusunda Berktay’ın çoğu saptamasına, geriye dönüp baktığımda (retrospektif) katılıyorum. Örneğin, reel sosyalist ülkelerde proletarya (aslında salt parti) diktatörlükleri burjuvaziyi ezmiştir, ama işçileri ve özellikle köylüleri de ezmiştir. Rusya’da Sovyetler, işçilerin özgür meclisi olmaktan çıkarılıp partinin kuklası durumuna getirildi (bu Lenin zamanında başladı); eleştiren işçiler-aydınlar “devrim düşmanı-vatan haini” diyerek cezalandırıldı (Kronştad bahriyelileri, Zinovyev, Buharin, bg). İşçi devletinde sendikanın ne gereği var deyip onları işlevsiz yapmak, partiyi ya da merkez komiteyi yanılmaz papa ilan edip işçileri sürüye çevirmek, vb. bütün sosyalist ülkelerde uygulanan yöntemdi. Hiçbir “demokratik halk cumhuriyeti”nde demokrasi yoktu, halk iktidarda değildi.
Bütün bunlarda Marx’ın kuramının etkileri olabilir. Ancak “her şey düşünceden kaynaklanıyor, onlar böyle düşünmeseydi bunlar olmazdı” demek isteniyorsa katılmam. Zamanın ruhu ve toplumsal koşulların hiç etkisi yok gibi bakmak yanlıştır. Çeşitli devrimler, oradaki devrimcilerin yanlış düşünceleri sonucu olmadı.

Temel devindirici güç toplumların iç çelişkileridir. Ancak önder kişilerin, önder örgütlerin toplumsal olayların gidişine şu ya da bu oranda olan etkisini yadsımak gerçeklerle uyuşmaz. Farklı görüşleri olduğunu bildiğimiz bu kişilerin, devletin başına geçtiklerinde sahip olacakları güç (iktidar, erk) ile toplumu değişik yöne götürebileceklerini görmemek körlük olur. Stalin, mevkiinin verdiği güçle S.B.ni kendi belirlediği yönde götürdü. Onun yerine Troçki geçmiş olsaydı S.B. ve dünya sosyalizmi biraz farklı bir yol izlerdi. Lenin, Marx’ı iyi bilen biri olarak, inme geçirip Partiyi Stalin’e teslim etmeseydi ya da ölmese uzunca bir süre Partinin başında kalsaydı, S.B. ve dünya sosyalizmi daha farklı bir yol (Troçki’den de farklı) izlerdi. Kuşkusuz bunlar birer spekülasyon, ama somut örnekler de var. Stalin’in merkez komitesindeki Kruşçev, parti başkanı olunca değişik yol izledi. Mao ölünce, halefleri Çin’in başk yöne yöneltti. Fidel’in yerine geçen Raul bazı şeyleri değiştirdi. Franco ölür ölmez İspanya’da, Salazar ölür ölmez Portekiz’de durum düzeldi; bunlar tek kişi miydi, en yakınları onlar ölünce düzeni neden aynı biçimde sürdürmedi? Örnekler çoğaltılabilir.
Marx, sınıf savaşının yoğun olduğu, Fransa Devriminin etkisinin sürdüğü koşullarda, bir yandan sınıf mücadelesine katıldı, bir yandan yoksullukla boğuştu, öbür yandan kuram çalışmasını yürüttü. Ancak kuramını bütünlemeye zamanı yetmedi. Önder Marksistler (Lenin, Stalin, Mao, bg), Marx’ın kuramını geliştirme niyetiyle, değişik zamanlarda yazdığı kimi görüşleri (lafız) bağlamından soyutlayarak öne çıkardı, işlerine geldiği biçimde yorumladı. Bunların ağzına bakan öteki Marksistler de bunu değişmez kurallar olarak kabul etti.  Berktay, Marx’ı doğru biçimde irdeleyemiyor.

Marksistlerin Marx’ı çok iyi anladığını sanmıyorum; kitap ve yazıları toplu olarak çok sonra yayımlandı, elyazmaları daha sonra ortaya çıktı ve pek önemsenmedi. Basılı kitaplarında “görüşlerimi insanların anlayabileceği biçimde nasıl yazabilirim, insanları nasıl etkileyebilirim” kaygısı ağır basar ve onun düşünme yöntemi konusunda eksiksiz bilgi vermez. Elyazmalarını, özellikle yöntem konusunda iyi incelemek gerekir.
Lenin kanalıyla gelişen, sonrakilerin iyice çoğalttığı kimi yanlışların kaynağı Marx’ta bulunabilir. Yakın devrim beklemesi, “proletarya diktatörlüğü” terimini bir zaman vurgulaması gibi yanlışları vardı; ama o yanlışlarını gördü ve bunlardan vaz geçti, ancak Büyük Marksistler bunlardan hiç söz etmez.  Marx, üretici güçlerin en çok geliştiği ülkede devrimin başlayıp tüm dünyaya yayılacağını öngörüyordu. Öngörüsünün hâlen gerçekleşmemiş olması, yanlış olduğunu göstermez. Marx zenginliği paylaşmayı öneriyordu, Rusya’da olduğu gibi yoksulluğu değil. Herhalde işçi devletinin emekçileri ezmesi gibi bir şeyi düşünmüyordu ve kapitalizmin geliştiği koşullarda “demokratik cumhuriyet”i savunma yanlısıydı.

Marx’, eleştirilemez, yanlışları yoktur diyemem. Başka türlü anlatırsam, Marx’ta az sayıda ve çekirdek biçiminde olabilecek yanlışları Büyük Marksistlerin büyüttüğü ve eklerle çoğalttığı söylenirse kabul edilebilir. “Marx’ta yanlışlar vardı, sonraki Marksistler yalnızca bu yanlışları sürdürdüler, fazladan hiç yanlışları olmadı”, ya da “Stalin'in bütün yanlışlarının kökü Marx'tadır” demek gerçekliğe bütünüyle aykırı, mutlak determinist ve mekanik bir görüş olur. Çünkü bu mantığı, Marx Hegel'den etkilenmişti, yanlışın kökü orada olabilir, o da ... Platon'dan ... Heraklitos'tan etkilenmişti, yanlışın kökeni oradadır, demeye dek varabilir. Oysa düşünce sistemleri ve etkileri bir yerde kırılabilir, düz gideceğine, kimilerinin müdahalesiyle zikzaklar çizmeye başlayabilir. Nitekim Bernstein ve Kautsky, Marksizm'i başka yöne, Lenin başka yöne götürmüştür. Türkiye’de Lenin versiyonu tek ve doğru Marksizm gibi görülüyordu. Bernstein kanadının bugünkü temsilcileri liberalizm kuyruğunda, oysa Bernstein Marksizm'de “revizyon” önerirken bugünkü durumu usuna bile getirmiyordu. Sol Hegelciler, sağ Hegelciler olduğu gibi, Marx’ı çarpıtan birçok etki (etkili kişi) olmuştur. Gelişmiş kapitalist ülkelerde devrim olmayınca, geri ülkelerin "Marksistleri" kuramı kendi durumlarına, yanlış görüşlerine kılıf yapmışlardır. Kısacası, yanlışın asıl sahibi yanlışı yapandır, öncesinden ya da çevresinden bazı etkiler almış olsa bile. Marx’ın yanlışları, Stalin’den kalkarak (mekanik çıkarsama yoluyla) değil, bizzat inceleyerek ortaya çıkarılmalıdır.
Marx’ın doğruları hiç yok muydu? Doğruları çoktu. Peki, büyük Marksistler neden doğrularını büyütüp çoğaltmadılar da yanlışlarını çoğalttılar. Berktay, Menşeviklerin ve Mortov’un 1917’da doğru düşündüğünü (yani Marx gibi düşünüyorlardı) yazmış, demek ki Marx’ın doğrularını geliştirme olasılığı da varmış. Oysa Lenin feodal Rusya’da kapitalizmin geliştiğini, işçilerin devrimin temel gücü olduğunu kanıtlamaya çalışarak işe başladı. Bu tutumu şablonculuktu ve Marx’a asla bağlanamaz. Marksizm adı altında dünyada çok sayıda değişik görüş ileri sürülüyor, Türkiye’de örneğin 50 görüş (TİP-MDD, gibi karşıtlıklar). Hepsinin kaynağı Marx olabilir mi? Marksizm ağaç dalları gibi: bir gövde, sonra birkaç ana dal, sonra dallar, dalcıklar (Marx’ın “şükür ki ben Marksist değilim” dediği söylenir). Hem doğrular gelişmiş hem de yanlışlar.

Daha iyi toplum özlemimiz sona eremez. Sosyalizm adını vermesek bile, Bu toplumun özü yukarıda söz ettiğim gibi olacaktır, çünkü daha iyi toplum özlemi çok değişik olmayacaktır. Bence Marx’a dönüp, onu bugünkü bilgi ve deney birikimimizle yeniden değerlendirmeliyiz; sonra katkı adı altında yapılanları elekten (eleştiriden) geçirip doğruları ortaya çıkarmalıyız, en sonunda da günümüz koşullarının gerçek çözümlemesini yapmalıyız.
Dr. Alişan Özdemir