4 Mayıs 2013 Cumartesi

CANLI 1 MAYIS


2013’ün 1 Mayısı

Bölücü deyince genellikle PKK kastediliyor, Anadolu'nun bir bölümünün Kürtlere, Kürdistan'a bırakılması anlaşılıyor. Oysa toplum çoktan bölünmüş; bir yanda AKP yanlıları, öbür yanda AKP karşıtları... İki yan da inatlaşıyor, aynı semtte bulunmak istemiyor, birbirinden alışveriş yapmıyor, birbirini dinlemeyip okumuyor. Kuşkuyla bakıp, güven duymuyorlar birbirlerine.
Bu bölünmüşlüğün uzantısı olarak insanlar, laik-dinci, ulusalcı-liberal, bg olarak da ayrılmış. Her grup ötekinin gizli gündemi olduğu kanısında.
1 Mayıs'ta bu durum açıkça ortadaydı ve olaylara yol açtı. 1 Mayıs'ı AKP resmi bayram yaptı, 3 yıldır olaysız kutlamalar yapılıyordu. Bu yıl da 1 Mayısı kutlamak yasak değildi, çeşitli kentlerde olaysız kutlandı. Ama İstanbul'da sorun oldu, Kadıköy dışında. AKP karşıtı sendikaların Taksim alanında inat etmesi, buna karşılık AKP hükümetinin izin vermeme inadı, polisin aşırı şiddetiyle sonuçlandı. Hükümetin kolluk güçlerine aşırı güvenip yetki vermesi, bir polis devleti oluşturması sonucu, polis göstericilere karşı orantısız güç kullandı. Sanki dış düşmana, yabancılara saldırıyordu. Polisin bu uygar olmayan davranışını kullanan muhalif kesim, Taksim alanı yasağını, 1 Mayısı kutlama yasağı olarak lanse etti.
Bayram töreninin Taksim'de yapılmasının simgesel anlamından başka önemi yok. 1 Mayıs'ta İstanbul’da yapılan kavga, çekilen eziyet işçi sınıfına maddi ya da manevi hiçbir katkıda bulunmadı. Bugünün işçilerinin çoğu 1977'nin kanlı 1 Mayısını bilmez, anımsamaz bile (36 yıl geçmiş aradan). Karabük'te, Ankara'da, İzmir'de, Çanakkale'de, Diyarbakır'da yapılan törenler 1 Mayıs kutlamaları değil midir? Gerçek, somut hedefler yerine simgesel, soyut hedefler için savaşım vermek daha çok küçük burjuva aydınların işidir. Ne yazık ki, sendika yöneticileri işçi sınıfı bilinci değil küçük burjuva bilinci taşımaktadır.
İşçilerin pek çok sorunu var: Taşeronlaşma örgütlenmeyi engelliyor, ücretler düşüyor, birçok temel gereksinimlerine (elektrik, su, gaz, akaryakıt, bg.) zam yapılıyor. Sendikalar bunun için bu denli savaşım vermiyor. Bu yıl Taksim'e giremediler, başka alanda 1Mayısı şenlik içinde kutlayamadılar. Gelecek yıl büyük olasılıkla Taksim'de 1 Mayıs kutlanabilecek, o zaman sendikacılar "biz başardık" diye ortaya çıkacak, oysa bu hiç de gerçek bir iddia olmayacak.

Ritüellere([1]) saplanmak

Bazı kötü olayları unutmamak, unutturmamak, kan davası gütmek iyi bir davranış mı, gerekli mi? Kan davası gütmenin iyi bir davranış olmadığını kamuoyunda, okullarda anlatıp dururuz. Barış nasıl sağlanır? Karşılıklı olarak bazı şeyleri göz ardı ederek, arka plana atarak yapılmaz mı? Kürtler; Koçkiri'nin, Şeyh Sait'in, Dersim'in kan davasını gütselerdi; son otuz-kırk yılda öldürülen çocuklarını bahane etselerdi, şehit aileleri ayaklansaydı barış süreci başlar mıydı? Sivas'ı, 1915'i, Kıbrıs olaylarını anımsatıp durmak halklar arası kini artırmaktan başka neye yarıyor?
Köprünün altından çok sular aktı. Asıl suçlular öldü gitti, cezasını torunlara çektirmekle adalet sağlanmaz. İşçilerin, yoksulların ritüellere gereksemesi yok., sorunlarına hemen ve somut çözüm istiyor.


[1] Ritüel: Gelenekselleşmiş ya da alışılmış daha çok dini özellikte tören; klişeleşmiş davranışlar.

BARIŞA GİDEN YOL VE İSLAMCILIK


Çözüm süreci

Kürtlerin başkaldırma hareketlerinin sayısının 29-30 olduğu söyleniyor. Sonuncusu dışında hepsi yenilgiyle sonuçlanmış. Bu hareketleri Türk aydınları, Türk emekçileri desteklememiş; Kürtlerin isteklerinin haklı olduğunu söylememiş. Sonuncusu, zafer kazanamasa da yenilgiye de uğramadan sona erecek gibi görünüyor. Öncülerinin Türkiye solu içinden çıkması nedeniyle sosyalist solun hoşgörü ve yakınlığını kazandıysa da bu hareket de Türk solunun desteğini alamadı.
Dahası, ulusalcı sol (CHP, İP, bg) onun karşısında yer aldı. Ulusalcı sol, kendi milliyetçiliğini olağan kabul edip, PKK hareketini milliyetçi olmakla suçladı. Kürt başkaldırı hareketine hiç destek vermezken, hareketin gelişmiş kapitalist devletlerden destek almasını “emperyalizm uşaklığı” olarak niteledi. CHP’yi sosyal demokrasiye yöneltmesi beklenen Kılıçdaroğlu, tersine Kemalist ulusalcılığa yönelerek Baykallaştı. Hem Alevilerin sorunlarına, hem Kürtlerin sorunlarına yabancılaştı. Öğündüğü parti literatüründe yer alan belgelerin bile tersine şeyleri savunup, ters davranışlara girdi.
AKP’nin her yaptığına kaygıyla bakan, her yaptığına “olmaz” diyen endişeli sol, şimdi girilen çözüm sürecine de “hayır” diyor. Endişeli-modernist-sol, sorunların ayırdında, ama sorunları AKP’nin çözmesini istemeyerek on yıldır, var olan durumun, bozuk düzenin yanında yer almaktadır. Türk-Kürt sorununu çözme girişimini, ABD’nin BOP planına, dahası 100 yıllık emellerine bağlamaktadır. Dünyada her şey değişirken, ABD’nin 100 yıl önceki planını aynen savunup uygulamaya girişecek denli aptal olduğunu sanmak akıllılık değildir. Daha yeni olan BOP bile Arap ayaklanmaları nedeniyle eskidi, yürürlükten kalktı. ABD’nin, CIA’in yeni planları vardır, ama öyle bir şeyin varlığından söz etmiyor ulusalcı sol.
Yüzyıllardır devlet kuramayan Kürtler (kısa süreli Mahabbat Cumhuriyeti’ni istisna kabul edersek), Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da, Irak Savaşı’ndan sonra da büyük kapitalist devletlerin ayrı devlet kurma planlarında yer almadı. Ama ulusalcı solcular, bir plan varmış gibi Güneydoğuda savaşın sona ermesine karşı çıkıyor. Ulusalcı sola göre, savaş varsa emperyalizmin oyunu, barış olacaksa o da emperyalizmin oyunu. Ne olmalı peki? Hep var olan durumun (statükonun) yanında yer almak, değişime karşı çıkmak solun görüş ve tutumu olamaz.
Bir yakınını bu savaşta yitirmiş olanların, kan davası gibi yanlış bir yol gütmesine ruhbilim bir açıklama getirebilir. Milliyetçi-ulusalcı olanların kan davası gibi yanlış bir yol gütmesine ise yalnız ırkçılık bir açıklama getirir (ırkçılık ile milliyetçilik arasına sınır çizebilen var mı?).
Herkesin bildiği gibi “en kötü barış en iyi savaştan daha iyidir”, barışı sağlayanlar gelişmiş kapitalist devletler olsa da.

İslamcılık

Eşzamanda süren öbür süreç ise İslamcı yönetim altında yürüyen anayasa değişikliği ve kurulmak istenen başkanlık sistemidir. İslamcılıkta din ile devlet (politika) birbirinden ayrılmamış durumdadır. Yani, Dilek Zaptçıoğlu’nun da yazdığı gibi, İslamcılık dünya işleriyle çok yakından ilgilidir. Ancak kendilerini Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olarak gören İslamcılar, dünya işlerini din kurallarına göre düzenlemek istiyor. Hz. Muhammed’den beri çok artırılıp katılaştırdıkları din kurallarını Allah’ın emirleri gibi ortaya sürerken, bu kuralları irdeleyen, araştıran yazı ve konuşmalara tahammülleri hiç yok. Dolayısıyla İslamcılık ideolojisi, diktatörlük rejimlerini kurulmasına üstyapıda temel olmaktadır.
AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi, ideolojik temelini İslamcılıktan almaktadır. Erdoğan, Mursi’nin uygulamak istediği (şimdilik tepkiler nedeniyle tam uygulayamıyor) otoriter başkanlığı kurmayı amaçlıyor, nispeten demokratik olan ABD tipi başkanlığı değil. Başbakanlıktaki davranışları, özgürlükçü olmadığını, başkan olursa demokratça davranmayacağını göstermektedir.
Başkanlık sistemin karşı çıkan muhalefet, anayasa yazım sürecinde sürekli kısıtlamalar önermektedir. Yani başkanlık sistemi olmasa bile, muhalefetin istediği biçimde çıkabilecek yeni anayasanın özgürlükçü demokrat olmayacağı açıktır. Özgürlüklerin ve demokratik uygulamaların kısıtlanması toplumun birçok kesimine zarar verecektir, oysa özgürlüklerin tanınması kısıtlamacı milliyetçilere hiçbir zarar vermeyecektir. Toplumu kendi beğendikleri çuvala sokmak isteyen ulusalcı ve milliyetçi-dinci kesim, yeni sorunlara yol açma hazırlığındadır.