27 Mayıs 2012 Pazar

DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK

1 Mayıs

Türkiye’de herkes demokrasi ve özgürlük savunucusu olarak görünüyor. Ama demokrasi ve özgürlükler yalnızca isteyenin kendisiyle sınırlı, gerçekte başkaları, hele karşıtları için istemiyor. Kiminin böyle olduğu az çok belli. Ama kimisi bunu gizliyor ya da ayırdında değil tam demokrat olmadığının.

Bu konu 1 Mayıs tartışmasıyla öne çıktı benim için. 1 Mayıs 1977’de Taksim’deydim. Devletin kışkırtma eyleminde bulunduğu kesin. Devletin bir kesime karşı komplo yapması doğru mu? Kuşkusuz yanlış! Ancak 1977’de soğuk savaş ortamında dünyanın bir kutbunda anti-komünist havanın egemen olduğunu biliyoruz. Devlet, solcuları toplumun bir parçası olarak değil düşman olarak görüyordu. Solcular ise bu gerçekliğe karşın, hem devrimi yakın sandığından hem Leninist-Stalinist gelenek gereği, oportünist olarak gördüğü tüm sol grupları burjuvazi ve devletten daha büyük düşman gibi görüyordu. Sol gruplar devlet güçlerini göz ardı edip ülkücü komandolar ve birbirileriyle mücadeleyi temel almıştı. Aklın yolu sol içi kavgayı bırakıp devletin gerici güçlerine karşı mücadeleden geçiyordu, ama nerede…

Halil Berktay’ın devletin rolünü hafifsemesi yanlış, ama sol içi şiddet konusunda söyledikleri doğru. Kimi sol grupların Kemal Türkler’i konuşturmayacağını açıklayarak alana girmeye çalışmasına karşı DİSK’in onları alana sokmamaya çalışması devlet güçlerinin istediği ortamdı. Bu ortam olmasaydı devlet kışkırtması olmaz mıydı? Olabilirdi. Ama onlara fırsat vermeyecek biçimde davranmak solun göreviydi. 35 yıl sonraki tartışmalar, hâlâ birbiriyle kavga etmesi, solun bunlardan ders çıkarmadığını gösteriyor.

Berktay’a karşı takınılan açık düşmanca tutum, solun ne denli demokrat ve özgürlükçü olduğunu gösterdi. Hepsinin demokrasi ve özgürlük konusunda sınırları, kırmızıçizgileri var. Geçmişe yöneltilen eleştiri, hakaret olarak algılandı. Berktay bütünüyle yanlış şeyler yazmış olsa bile, Voltaire tutumu takınılmalıydı oysa.

Başkanlık sistemi

Başkanlık sistemini yalnız Başbakan istiyor, o istediği için isteyenlerde var. Kimileri Erdoğan Başkan olacağı için karşı çıkıyor, aslında örneğin Kılıçdaroğlu’nun Başkan olacağı anlaşılsa karşı çıkmayacaklar. Yani Başkanlık Sisteminin kendisi tartışılmıyor, kimin olacağına göre tutum takınılıyor.

Başkanlık Sistemi’ne karşıyım, seçimle başımıza kral getirmek gibi. Düzgün çalışan parlamenter sistem, daha çoğulcu, daha demokratik olur. Ancak Başkanlık Sistemini tartışmaktan kaçınmam, ayrıntılarını bilirsem. Kimse ayrıntılara girmiyor, ayrıntıda neye karşı çıktığını belirtmiyor. Bir yazar Başkanlık Sisteminde CHP’ye iktidar yolunun açılabileceğini yazdı. Öyle, Erdoğan’a karşı güçlü aday çıkartabilirse, iki aşamalı seçimde Başkanlığı alabilir. Her zaman demokrasiden yanayım, daha özgürlükçü bir durum yaratacaksa niçin karşı çıkayım Başkanlık Sistemine?

Gerçek demokrat

Dört dörtlük demokratı saptayacak turnusol kâğıdı yok, kendime göre ölçütlerim var. Birincisi, kendi görüşünden olmayana kızıyorsa, küçümsüyorsa, yanıtlamak yerine hakaret ediyorsa demokrat değildir. Örneğin liberal değilim, ama onlardan “liboş” diye söz edenlerin demokratlığından kuşkulanırım. AKP’ye oy vermedim, sol görüşten birinin iktidara gelmesini isterim. Ama eleştirmek yerine AKP’nin her yaptığını kötüleyenlerin, her yaptığına karşı çıkanların, yaptığı birkaç iyi şeye çamur atanların demokratlığından kuşkulanırım. 10 yıldır muhalefetin iktidara çelme takmak dışında bir şey yapmamasını toplum yararına görmüyorum. Yılmaz Erdoğan’ın filmlerde ezan sesi olmamasını sorgulamasına demokratça olmayan tepkiler verildi: “Yalaka… Sen filmlerinde neden yer vermedin?...” Yani sorgulamanın doğruluğu yanlışlığı tartışılmak yerine kişiliğe hakarete yönelindi. “Yalaka” argo sözü çok yaygınlaştı, hükümetin yatığı bir şeye “Bu iyidir” diyene hemen bu söz yapıştırılıyor. Bu duruma göre Türkiye halkının %51’i (% 58 de denebilir)yalaka. Onlara göre halkın kendi kendisini yönetmesi nasıl olacak acaba? Aynı kişi ve çevreler bundan 2 yıl önce “yetmez ama evet” diyenlere kafayı takmış durumda, akıllarından hiç çıkmıyor. Hükümetin beğenmedikleri en ufak bir şey yapması durumunda, hükümete değil dönüp yetmez ama evetçilere çatıyorlar. Onlar çok iyi muhalefet yapmışlar ama Anayasa referandumunda evet çıkması her şeyi bozmuş. Yetmez ama evetçiler olmasaydı referandumda yine evet çoğunluğu alacaktı. Bu solcular, Anayasanın küçük bir bölümünü değiştiren referandumda evet oyu veren solcuları düşman bellemiş durumda, bölünmek için bahane bulmuşlar.

İkinci ölçütüm kişinin özel yaşamındaki davranışıdır, sözlerine oranla daha güçlü kanıt oluşturur. Örneğin evinde eşine ve çocuklarına karşı, işyerinde arkadaşlarına ve astlarına karşı özgürlükçü mü? Dernek başkanı, parti başkanı ise örgüt içinde demokrasi uyguluyor mu? Ne yazık ki, STK olsun, yığın örgütü olsun, parti olsun, yönetime geçen herkes koltuğa yapışıp otoriterliğe geçiyor. Nerden biliyorsun derseniz, hepsinde çalıştm. Hiçbir parti başkanı demokrat değil. CHP İstanbul il kongresinde “Genel Başkan Alevi, bari il başkanı Alevi olmasın” görüşünün egemen olduğu söylentisi var. Oysa adayın il başkanlığı için uygun olup olmadığı önemlidir. Demokratik bir partide Alevi-Sünni ayrımının yapılmaması gerekir. Demokratlık, “halkın %50’sinin oyunu aldım, her şeye ben karar veririm” davranışı da değil. Çünkü orada vekil olarak bulunuyorsun, asil değil. Yalnızca çoğunluğun görüş ve isteklerini dikkate almak demokratlık sayılmıyor. Azınlık da mutlu yaşamalıdır devletin yönetimi altında. Hükümet sadaka-zekât anlayışıyla yoksullara yardım etmeyi yeğliyor. İslami kurala göre davranırken ona oy veren işçi ve memur yığınının (milli iradenin) ücretlerde iyileşme isteklerini göz ardı ediyor. Tiyatrocular söz konusu olunca milli irade, işçiye memura gelince devlet çıkarları. Demokrasi adına tutarlı bir davranış değil.

Üçüncüsü, değişik olaylara gösterilen tepkidir. Arap ülkelerinde halk hareketleri oldu diktatörlüklere karşı. Ulusalcı solcular, bu hareketlerde sonradan dincilerin egemen, diktatörlerin ise laik olması nedeniyle diktatörleri desteklemeye başladılar. Şeriat gelmesin de ne gelirse gelsin aklını yürüttüler. Şeriat yönetimine karşıyım ama dindarların bir şey isteme hakkı yok mu, onlar insan değil m? Hayır, onlara göre entel azınlığın yönetimi çok iyidir, demokrasi halkın kendi kendisini yönetme hakkı değildir.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

ŞU KARMAŞIKLAŞAN DÜNYA

Sosyalist blok yıkıldıktan sonra tarihin sonu ilan edilmiş, dünyanın artık tek kutuplu olduğu saptaması yapılmış, Yeni Dünya Düzeni'nin kurulacağı duyurulmuştu. Bu hayaller kısa sürede söndü. Bugün tarihin sürdüğünü, birçok kutbun ortaya çıktığını, bir dünya düzeninin oluşmadığını görüyoruz. ABD eski gücünde değil, AB ile Japonya ekonomik bunalımla (kriz) uğraşıyor. Yeni ekonomik ve politik güçler ortaya çıkmış durumda.

Kapitalizm yeryüzünde egemen, küresel üretim biçimi oldu. Ancak henüz kapitalizme geçmemiş ülkeler (Afrika ve Ortadoğu'da) olduğu gibi yeni yeni kapitalistleşen ülkeler de var. Küreselleşmenin yayılmasıyla bu ülkeler de kapitalistleşecek. Tüm toplum biçimlerinde var olan eşitsiz gelişme sonucu, uluslar üstü  şirketler ve devletler arasındaki güç ilişkileri değişedurmaktadır. ABD, AB ve Japonya karşısında Rusya özellikle politik yönden, Çin özellikle ekonomik yönden rakip olmuştur. Hindistan, Brezilya hızla gelişmektedir. Bunlara Güney Afrika, Güney Kore ve Türkiye'nin katılacağı söylenmektedir. Şeriatla yönetilen İslam ülkeleri ve İslami terör örgütleri de başka bir kutup olarak yer almaktadır.

Sosyalist Blok'un yıkılmasından sonra “özgürlük ve demokrasi”nin yeryüzüne egemen olacağı ileri sürülmüştü. Buna bağlı olarak birçok askeri diktatörlükler sona erdi. Ortadoğu'da baskıcı yönetimlere karşı başkaldırışlar oldu. Eylemi başlatanlar özgürlük ve demokrasi istiyordu. Ancak bugün şeriatçıların harekete egemen olduğunu görüyoruz. Bunların oluşturacağı “İslam Cumhuriyetleri”nin halka özgürlük ve demokrasi getirmeyeceği açık. Bu çelişkili durum, laik kesimin yıllarca bu ülkeleri diktatörlükle yönetmesinden ileri geliyor, sertlik sertliği doğuruyor.

Küreselleşmenin ilk belirtisi iletişimin yeryüzü çapında etkili olması idi. Artık bilgiye ulaşmak kolay, ama yalan yanlış haberlerin yayılması da kolay. Örneğin Suriye'de neler oluyor? Suriye muhaliflerine ve  dostlarına bakarsanız kan gövdeyi götürüyor. Suriye iktidarına  ve dostlarına bakarsanız güllük gülistanlık. Hangisi doğru? Ben şundan eminim: Özgürlük isteyen muhalifler barışçı gösterilerle eyleme başladı, iktidar silahla bastırma yoluna gitti, bunun üzerine muhalefetteki kimi kesimler silahlandı, iç savaşa dönüştü eylemler.  Büyük silahlı gücü olan iktidar daha kanlı biçimde bastırma yoluna giderek binlerce muhalifi öldürdü. Hiç ölen olmadı ya da az sayıda ölüm var sözleri inandırıcı değil. Türkiye'de de bulunan Suriye'nin laik iktidarının dostları, şu an eylemdeki muhalefetin büyük oranda şeriatçılardan oluşması nedeniyle, binlerce kişinin öldürülmesini önemsemiyor. “Suriye'nin iç sorunudur” derken iktidarın kazanmasını istiyorlar. Muhalif dostları ise “demokrasi ve özgürlük” bağlamında muhaliflerin kazanması için BM'nin müdahalesinden yana. Muhalifler kazanırsa Suriye'ye demokrasi gelir mi? Belli değil, bu kez şeriatçı bir diktatörlük kurulabilir. Ama bu durum şu anki diktatörlüğü desteklememe neden olamaz. Değişim gerekli, daha sonraki değişim için şimdi bir değişim gerekli bence...

Başka bir tartışma ekonomik bunalım konusunda. Kimisi büyük şirketlerin bunalımdan kazançlı çıkmasına bakarak, “bunalım yok, varmış gibi gösterip halkı sömürüyorlar” diyor. Kimsi ise AB ülkelerinin, vb. durumuna bakarak “kapitalizm - liberalizm kötü bunalımda ama gizlemeye çalışıyorlar” diyor. Türkiye'de “bunalım teğet geçti” diyen var, “çok kötü durumdayız” diyen var. Hepsinin kaynağı aynı, dünya gerçekliği. Oysa birtakım genel doğruları göz ardı etmezsek şunu görürüz: Kapitalist ekonomi planlı programlı olmayan karmaşık bir yapı olduğu için, sık sık tümünde ya da şu veya bu kesiminde sorunlar, bunalımlar yaşamaktadır. Bunalım kimi kez çok derin olur, kimi kez az derin. Ölen ölür, kalan sağlar ve yeni katılımlarla kapitalizm yoluna devam eder. Kapitalizm şimdiye dek yaralarını sarmakta başarılı oldu. Çünkü hâlâ üretici güçleri geliştirebiliyor ve bu durum yeryüzündeki tüm ülkeler tam anlamıyla kapitalist olana dek sürecek gibi.

Küresel iletişimde doğrular da yer alıyor, yanlışlar da. Bir yandan kutuplaşma, bir yandan hâlâ saydam olmama insanları çamur atmaya ya da her şeyin altında bit yeniği aramaya itiyor. Ulus devletler düşman yaratmayı sürdürdükçe, gerçekten demokrat olmaya çalışmadıkça şu bilgi kirliliği sürüp gidecek.