15 Temmuz 2018 Pazar

HARARI, ECO VE FAŞİZM

Dr. Alişan Özdemir

Homo Deyus yazarı Yuval Noah Harari’nin «Faşizmde insanları çeken şey ne ve verileriniz bunu nasıl etkileyebilir?» başlıklı TED konuşmasını dinledim. Harari, ulusçuluk ile faşizm arasında büyük fark olduğunu söylüyor. Harari bir duruma dikkat çekiyor: Ulusçuluk ve uluslar oluşmasaydı, kabileler kargaşası içinde yaşardık. Nitekim Kongo, Somali ve Afganistan gibi ulusçuluğun zayıf olduğu ülkelerde şiddet ve fakirlikle karşılaşıyoruz. İsveç, Japonya, İsviçre gibi refah ülkelerinde ise güçlü bir ulusçuluk algısı olduğunu görüyoruz.

Toplumlar tarihi açısından ulusun oluşumunun, kabile aşamasından sonra geldiği doğrudur. Harari’nin ulusçuluğun tanımı şöyle: Ulusçuluk, ulusumun ve ülkemin (yurdumun) çok iyi ve güzel olduğunu ve benim ona karşı özel yükümlülüklerim bulunduğunu ileri sürer.
Faşizm ise, ulusumun öteki uluslardan üstün (ırkçılık), ülkemin öteki ülkelerden önemli olduğunu öne sürer. Ulusal kimlik dışındaki bütün tanımları reddeder. Her şey ülke adına feda edilebilir ve her şey yapılabilir. «Söz konusu olan vatan ise gerisi teferruattır» der. Faşizmde sanattan eğitime her şey ulusun çıkarlarına hizmet edip etmediğine göre değerlendirilir.

Harari’nin, ulusçular ile faşistleri kesin biçimde ayırmasına katılmıyorum. Ulusçuluk ile ırkçılık arasındaki sınır nerede duruyor? Aralarında aşılmaz bir duvar mı var? Buna değinmiyor, dolayısıyla bir sorun olacağını kabul etmiyor. Oysa, faşistler ulusçular arasından çıkmaktadır, başka yönden bakarsak, ulusçular faşistlere her zaman destek olmuştur. Ulusçuluktan ırkçılığa ve faşizme geçmek kolaydır. Ulusçu hükumetler; tutucu, sıkı denetimli olmuştur ve «faşizm geldi mi tereddüdü» oluşturmuştur. İnsanların, tüm insanlara sevgi ve saygı gösterilmesi gerektiği öğretilmeli ve benimsetilmelidir. Her ülke güzel ve önemlidir.

Harari’ye göre, Faşizm, insanların sorunları görmezden gelme ve hayatı kendileri için kolaylaştırma eğilimlerinden doğar. Ancak, yeni çağın faşizmi yeni, çağdaş kurallar ve araçlarla gelecektir. Bilişim teknolojileri veriye dayalı diktatörlükler yaratacaktır. Yeni faşizm veriyi kullanarak neyi sevip sevmediğimizi bilecek ve ardından neyi sevip sevmeyeceğimizi belirleyecektir. Temsili demokrasi, duygusal bir kukla tiyatrosuna dönüşecektir. Her şeyi belirleyecek olan, verinin kimin elinde ve denetiminde olacağıdır.

Harari’nin bu öngörüleri dikkate alınmalıdır. Bunun yanında, Umberto Eco’nun faşizme ilişkin çözümlemesi de önemlidir:
1. Gelenek kültüne sahiptir. Faşist hareketlerde gelenekçi düşünürleri görürüz. Naziler gelenekçi öğelerden beslenmişlerdir.
2. Modernizmi reddeder. Aydınlanma (akıl çağı), ahlaksızlığın başlangıcı olarak görülür.
3. Düşünmeyi, zayıflık olarak görür. Hareket kendi içinde güzeldir ve düşünmeden yerine getirilmelidir.
4. Anlaşmazlığı ihanet olarak yorumlar. Eleştirel ruh ayrımlar yapar ve bu modernizmin bir işaretidir.
5. Farklılık korkusuna sahiptir. Faşizm tanımı gereği ırkçıdır.
6. Sosyal hüsranı kullanır. Ekonomik krizin ve siyasi küçük düşürülmenin acısını çeken orta sınıfın desteğine dayanır.
7. Gizli planlara muhtaçtır. Takipçilerinin kendilerini kuşatılmış hissetmelerini ister. Bunun en kolay yolu da yabancı düşmanlığına başvurmaktır.
8. Düşmanlarını zenginlik ve gücüyle aşağılar. Söylemdeki sürekli geçişlerle düşmanlar aynı anda hem çok güçlü hem de çok zayıftır.
9. Barışçılığı düşmanla ticaret olarak görür.
10. Güçsüzü küçük görür. «Seçkin olmak» aşırı sağcı ideolojilerin tipik özelliklerindendir.
11. Herkesi kahraman olmak için eğitir. Kahramanlık normdur ve bu durum ölüm kültüne sıkı sıkıya bağlıdır.
12. Maçoluğu ve silahlanmayı savunur. Maçoluk kadınları küçümseme ve standart olmayan cinsel davranışlara karşı hoşgörüsüzlüktür.
13. Seçici popülizmi kullanır. Geleceğimizde televizyon ya da İnternet popülizmi yatıyor. Seçilmiş bir küme yurttaşın duygusal tepkilerini «halkın sesi» olarak sunar ve kabul eder.
14. Aldatıcı bir dil kullanır. Eleştirel düşünmenin araçlarını sınırlandırmak için okul kitaplarında zayıf kelime dağarcığı ve basit söz dizimi kullanılır.


14 Nisan 2018 Cumartesi

ABD'NİN SURİYE'YE SALDIRMASI


     
Kendi toplumları içinde zor durumda kalan ABD, Birleşik Krallık ve Fransa hükumetleri, Birleşmiş Milletler kararı olmaksızın Suriye'nin devlet denetiminde olan bölgedeki önemli yerleri bombaladılar. Böylece BM'nin, büyük kapitalist güçler karşısında etkili olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Büyük güçlerin Suriye'ye saldırmasının nedeni neydi? Kanıtlanmayan bir haber: Doğu Guta'da kimyasal gaz kullanılmış. Bu tür haberlerin asılsız olduğu daha önce anlaşılmıştı. Ayrıca ABD Başkanı, Suriye'de kalmalarının nedeni olarak İslam Devleti'ni (İD, İŞİD, DAEŞ, DAİŞ, vb) gösteriyordu. Suriye Devleti de İD'e karşı savaşmıyor mu? Savaşıyor. Guta'da kimler egemendi? Cihatçı terör örgütleri. Politika, özellikle uluslar arası politika yalanlar üstüne kurulu.
     Askeri uzmanların açıklamasına göre, kimyasal gazlar ancak havadan uçak, helikopter, füze gibi araçlarla atılabilir. O zaman en az 500-1000 kişinin etkilenmesi gerekir. Beyaz Bereliler'e dayanılarak söylenene göre Duma'da 80 kişi etkilenmiş (sansasyon için çocuklar ön plana çıkarılmış). Burada bir mizansen olduğu ortaya çıkıyor, gaz kullanılmışsa bile bunu Suriye'nin yapmadığı anlaşılıyor.
    Büyük kapitalist devletlerin, küçük devletlerle, politik örgütlerle ve silahlı örgütlerle (cihatçı ve cihatçı olmayan) keyiflerince oynadıkları açık. Bunların haksız saldırısı karşısında Suriye Devleti bir şey yapamadığı gibi, Rusya ve Çin de seyirci kaldı (belki müdahaleyi sınırlamayı başardılar). PYD/YPG'nin durumu da acıklıdır. İD'e karşı savaşta YPG'yi kullanan ABD, Türkiye'nin Afrin hareketi sırasında PYD'nin yanında yer almadı. Benzer biçimde Rusya da YPG'yi yalnız bırakmayı seçti. Yarın ABD Suriye'den çekilirse, PYD/YPG Rojava'da da yalnız kalacak gibi görünüyor.
    ABD-Birleşik Krallık-Fransa saldırısına karşı, Aydınlık Gazetesi ve Vatan Partisi doğru bir tutum takındı. Her zaman iktidarın yanında yer alan Perinçekçiler, AKP'nin desteklemesine rağmen, harekete karşı çıktı ve "emperyalist saldırı" olarak nitelediler. AKP yandaşları içinde de karşı çıkanlar var (ne zamana kadar bilinmez), Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül bunlardan biri. Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı, bu üç devletin Rusya karşıtlığına dikkati çekiyor: "Pardon, Rusya imparatorluğu [SSCB] çökmeden önce, Batı - Rusya çatışmasının kılıfı 'hür dünya komünizme karşı' idi. Türkiye 60 yıl bunun aleti olarak kullanıldı. Rusya çöktü, durumda bir değişiklik yok. Kapitalist Rusya yine düşman! Demek mesele ülkeleri, bölgeleri, tüm piyasaları emperyalist sömürü mengenesi içinde tutmakmış!" Esad düşmanlığının, büyük kapitalist devletleri destekler duruma düşmesi bir paradokstur.
     Yalana dayalı "özgürlük getirmek", Irak'ta kaos yarattı. Aynı hareketin Suriye'yi de kaosa sokacağı açıktır. Tüm dış güçlerin elini Suriye'den çekmesi, cihatçı örgütlerin kovulması ile Suriye halkının Suriye'nin geleceğini belirlemesi en iyi yol olarak görünüyor.


12 Haziran 2017 Pazartesi

GELECEĞİN TOPLUMU


Dr. Alişan Özdemir


Ekonomide, teknolojide ve yaşam koşullarında büyük dönüşüm yaşanırken ülke yönetimlerinin temel yapısı değişmedi. Politika, eski ulus devlet - ulusal meşruiyet, cumhuriyet-temsili demokrasi biçiminde yürüyor. Demokrasinin iyi bir yönetim biçimi olmadığı savı, sağdan da soldan da geliyor. Bu sav doğru mu? Bir kuram, tam ya da % 90-80 oranında uygulanmış da başarılı olmamışsa doğrudur. Ne yazık ki, demokrasi ilkeleri hiçbir ülkede eksiksiz uygulanmamıştır. Oran % 10’dan % 60 uzanır, ortalamayı % 30 civarında alabiliriz. Halk, hiçbir ülkede kendi kendini yönetir duruma gelmemiştir. Kuram-eylem uyumsuzluğu sosyalizm için de geçerlidir. Reel sosyalizm, Marx’ın, kuramına uygun gelişmemiştir.
Bu koşulda geleceğin toplumu nasıl olacak? Bugün, geleceğin toplumu için doğrudan demokrasi ve sosyalizm dışında seçenek görünmüyor.

DEMOKRASİ

Demokrasinin tam anlamıyla uygulanamaması, mülkiyet sisteminden kaynaklanmaktadır. Üretim araçları mülkiyetinin yalnızca bir sınıfın elinde toplanması, üretim araçlarına sahip olmayan sınıfın ülke yönetiminde etkili olmasını engellemektedir. Doğrudan demokrasi doğrultusunda üretim araçları mülkiyetinin toplumsallaştırılması (kamulaştırılması) temel adımdır, ama ülküsel düzeni kurmaya yetmez. İnsanların böyle düzeni gönülden kabulü, hemen uyum sağlaması; düşünce, bilgi ve ahlak açısından yüksek bir düzeyde olması gerekir. “Tembel, aklı havada, bencil, düşüncesiz, kaygısız insanlarla sosyalizmi gerçekleştiremezsiniz (Rosa Luxemburg: ).” Bunun için tüm insanlara, özgür bir varlık, bir değer oldukları, insanlar arasında basamak farkı olmadığı, değerlerinin gücü elinde tutan insanlardan düşük olmadığı anlatılmalıdır.
Sosyalizmin aşağıdan yukarıya kurulabilmesi, doğrudan demokrasinin uygulanabilmesi için, önce temsili demokrasinin halkın yönetime katılması doğrultusunda geliştirilmesi gerekir. Çünkü, ancak demokratik ortamda halkın tartışması, örgütlenmesi sağlanabilir. Baskı ortamında görüşler özgürce tartışılamaz, yığınlar böyle köktenci deneyimlere girmek istemez. Ne yazık ki, iktidarlar zaman zaman yasaları yok sayabilmekte, en barışçıl eylemleri bile bastırmaktadır. Bu durum her ülkede aynı düzeyde değildir; örneğin Birleşik Krallık'ta bu çok kolay olmaz; ama Asya'nın, Afrika'nın çoğu cumhuriyetlerinde çok kolay olmaktadır. Bu sapmalar, demokrasi geleneğinin yerleşmiş olup olmaması, halkın önemini anlayarak demokrasiyi benimseyip benimsememesi ile ilgilidir.
Demokrasi isteği halktan gelmelidir. Kapitalizme sonradan geçen ülkelerde, halk kendi kendini yönetme konusunda istekli ve becerikli değildir. Bu amaçla, halkın değişik kesimlerinde demokrasi tartışmaları yürütülmeli, anayasanın devlet ile halk arasında bir sözleşme olduğu ve olması gerektiği söylenmelidir. Katılımcı yöntemle halkın yeni demokrasi projesine güvenmesi ve benimsemesi sağlanmalıdır. Tartışma süresince şu sorunlar ve benzerleri ele alınmalıdır: a) Gerçek (çoğulcu, katılımcı, doğrudan) demokrasinin nasıl olduğu ve niçin halkın yararına olduğu? b) Güçler birliğinin (erkin) yürütmede, özellikle tek kişide toplanmasının zararları ve demokratik olup olmadığı? c) Hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğünün niçin ve nasıl sağlanabileceği? d) Türkiye’de kutuplaşmaya, Güneydoğuda çatışmaya son verip barışın nasıl sağlanabileceği?
Temsili demokrasilerde, güçler ayrılığı ile yürütme kısıtlanabiliyor, ABD’nin başkanlık sisteminde olduğu gibi. Ama parlamenter sistemlerde, genellikle erkler ayrılığı keskin olmuyor ve sorunlar çıkıyor. Yine de meclisin yetkileri bazı aşırılıkları engelleyebiliyor. Devletin varlığında demokrasinin gelişmesi, parlamento sistemiyle bir oranda olabilir. Bu, başlangıçta Sovyetlerde ve 1921'de Anadolu'da olduğu gibi, "erkler birliği" ile sağlanabilir. Ancak erk, yürütmede değil, halkın meclisinde toplanmalı, yürütme ve yargı ona bağlı olmalıdır. Erkler ayrılığı yeğlenecekse, diktatörler hep yürütmeden çıktığı için, onun kısıtlanması önemlidir. Bu da yine anayasa, siyasal partiler ve seçim yasaları ile olanaklıdır. Başka deyişle, demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesi diye tanımlansa da, iktidarın (yürütmenin) yetkilerinin anayasa ve yasalarla kısıtlanması gerekir. Çünkü çoğunluğun kararı anti-demokratik olabilir, iktidar yozlaştırıcıdır.
Şimdiki iktidarın, halk meclislerini PDY diye suçlayıp yok etmeye çalışacağı açıktır. Özgürce çalışabilmek için demokratik ortam olmalıdır, bu ortamı nasıl sağlarız ona bakalım. Önce herhalde demokrasi ve özgürlük yanlılarının; görüş, amaç ve eylem farklılıklarına karşın, yana yana olması, görüş alışverişinde bulunması gerekir (tek partide birleşmek değil, belki bir çatı örgütte). Sonra demokrasi ve özgürlük alanını genişletmek için ne yapılması gerektiğine birlikte karar verilmelidir. Neyin mücadelesini vereceğiz? Kısa ve uzun vade amaçları ayrı ayrı saptanmalıdır. Örgütlenme biçimi üzerinde düşünmek gerek. Hem ideallerimize uygun olmalı, hem de koşullara. Bir de güçlü örgüt konusu önemli. İnternet üzerinden örgütlenme çok güvenli değil, sanal alem canavarları gerçek alemde görünmez oluyor. İnternet'te ve İnternet dışında örgütlü olan muhalif gruplarla iletişim kurarak, ortak toplantı çağrısı yapılabilir. Gerçek sivil toplum oluşumları yan yana gelip (birleşme değil) bir güç olursa, partilere baskı unsuru olabilir, halkın dikkatini üstüne çekebilir.

SOSYALİZM

Marx’ın öngördüğü sosyalizm ile Lenin’in başlattığı sosyalizm arasında çok ayrım olduğu açıktır. Marx’ın sosyalizmi, gelmesi muhakkak olan bir aşamadır toplumlar tarihinde. Kapitalist toplumda, üretici güçlerin üretim ilişkileri ile çatışacağı yüksek gelişmişlik düzeyinde zorunlu olarak kurulacak yeni toplum biçimidir. Dünya devrimi ile olacaktır ve bütün dünya yeni toplum biçimi aşamasına geçecektir. Reel sosyalizm, bir kalkınma yöntemi olarak gelişmemiş tek tek ülkelerde gelişince, zorunlu olarak güçlü kapitalist ülkelerle karşı karşıya kaldı. Bu yarıştan galip çıkamadı. Sosyalizmi kalkınma yöntemi olarak görmek, gerçekliği kurama uydurmaya çalışmaktan kaynaklanır ve bu sosyalizm ileri toplum aşaması olamaz. Sosyalizm, gelecek toplum biçimi olarak ele alınmalıdır. Üretici güçler-üretim ilişkileri çelişkisinden ötürü gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizm kurulursa, karşısında güçlü bir rakip olmayacak ve kısa sürede dünyaya yayılabilecektir.
Sosyalist sitem ayaktayken, bazı geri ülkeler, kapitalist olmayan yol adıyla sosyalist yöntemle kalkınmaya çabaladılar. Ancak bu ülkelerin bugün kapitalist yola girdiği görülüyor. Yeni oluşabilecek sosyalist yönetimleri destekleyecek sosyalist sistemin olmadığı günümüz koşullarında, sosyalist kalkınma yolunun (kapitalist olmayan yolun) başarı kazanma olanağı yoktur. Tek tek belirebilecek bu tür ülkeler kapitalist sistem tarafından ezilecektir. Toplumların devrimle değişimi, birkaç kişinin ve bir azınlığın arzusuyla olmaz. Maddi ve manevi koşulların uygun olduğu yer ve durumda değişim olur.
Marx, yeni dünya toplumunu proletaryanın kuracağını ileri sürer. Proletaryanın olmadığı ya da çok güçsüz olduğu toplumlarda sosyalizm kurulmasını öngörmez. Dolayısıyla feodalizmden sosyalizme geçiş olanaklı değildir. Reel sosyalist toplumlar bu yüzden yıkılmıştır. Ancak bugün, işçi sınıfının devrimin ana gücü olduğu savı tartışılıyor. 19. yüzyıldaki gibi yığınsal işçi eylemleri olmuyor. Marx’ın çözümlemesinde olduğu gibi işçiler sırf idealist amaçla sınıfsız toplum savaşçıları olacaklarmış gibi görünmüyor. Lenin bu paradoksu, işçilere dışardan bilinç verme (eğitim) aracılığıyla çözmeye çalışmış. Gerçekten, eğitim düzeyi çok düşük tutulan işçi sınıfının, o ileri toplum biçimini kurması; kuruluş sırasında karşılaşacağı ekonomik, toplumsal, yönetimsel, bireysel sorunlara çözüm getirmesi beklenemez. Bu konuları uzmanlara yani aydınlara devretmesi gerekecektir herhalde.
Sosyalizmin genel olarak nasıl bir toplum biçimi olacağı üzerine Marx ve Engels’in birkaç öngörüsü vardır. Birçok kişi sosyalizmi niçin istiyor? Bu öngörüleri beğendiği için, ne olduğu bilinmeyen bir toplumu kimse istemez. Kalkınmış kapitalist ülkeler sosyalizme geçerse, kalkınmaya gereksemeleri olmaz, üretici güçler bu uygun koşulda hızla gelişir. Ütopik sosyalistler hümanist (insanların ezilmesi karşısında acıma duyan) duygusallıkla hemen sosyalizme geçilmesini istemiştir. Ancak diyalektik maddeci görüş, değişimin bazı toplumsal ilkeler ve koşullarda olduğunu ortaya koymuştur. Sovyet devriminde bu ilke ve koşulların oluştuğu sanılmıştı, Avrupa'da devrim bekleniyordu. Ama yanlış bir sanıydı, Avrupa'da devrim olmadı, sosyalizm eksik ve sakat doğmuş oldu. Günümüzün bilgi ve tartışma düzeyinde, sorunu şöyle koyabiliriz:
1- Geleceğin toplum biçimi sosyalizm midir? Sol "Evet" diyor, Marx da. Yoksa değil mi, başka bir biçim mi gelecek, geleceğin toplum biçiminin özelliklerini şimdiden bilebilir miyiz? Ben, sınıfsız toplumun bir gün kurulacağı kanısındayım. Ancak günümüz koşullarında hayal, hatta ütopya.
2- Marx'ın toplum biçimlerinin değişimi, yani devrimler konusundaki görüşleri hala geçerli midir, geçerli değilse doğru ve geçerli olan nedir? Ben Marx'ın görüşünün geçerli olduğunu düşünüyorum: Her toplum kendi çelişkilerinin (üretici güçler x üretim ilişkileri) belirlediği yönde, sınıflar mücadelesiyle gelişir (bir adım ileri iki adım geri). Bu doğrultu dışındaki girişimler birer serüven olarak kalır. Dünyanın tüm toplumlarıyla etkileşim, toplumun gelişmesine zikzak çizdirebilir, başka yöne götürebilir, ancak son çözümlemede doğrultunun amacını içteki çelişki belirler.
Toplumların gelişme ve değişmesinde kişi etmeni de önemlidir. İnsanlar, sınıfsız toplumun gerektirdiği bilgi, kültür ve ahlak düzeyine ulaşmış olmalıdır. Feodal toplumlarda bu koşulun oluştuğu söylenemez, hatta gelişmiş ülke insanları bile günümüzde bu düzeye gelmiş değildir. Toplumsal koşullar oluşsa bile, insanlar gerekli ruhsal düzeye gelmemişse, sınıfsız toplum girişimi sonuçsuz kalacaktır.
Marx'ta "üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki uzlaşmazlık aşamasına gelmeden devrim olmaz" görüşü vardır. Ayrıca biliyoruz ki, çelişki her zaman aynı şiddet ve yoğunlukta sürmez, bazen görülmez, bazen şiddetini artırır ama uzlaşmazlık düzeyine gelmez. Kapitalizm, özde değişmemekle birlikte, üretim ilişkilerinde birtakım biçimsel değişiklik yapma becerisine sahip: taylorizm, fordizm, taşeronluk, küreselleşme, vb. Ayrıca üretici güçleri hâlâ geliştirebildiği de bir gerçek. Sosyalist kalkınma yöntemi, sonunda uygulandığı ülkelerde üretici güçleri geliştirmekte yetersiz kaldı. Bazısının silah sanayisini geliştirmesini, üretici güçlerin gelişmesi olarak görmemek gerekir:
1 - Üretici güçler tüm rejimlerde gelişir, ama potansiyeline bakmak gerekir. Yani potansiyelinin % 100'ü oranında mı geliştiriyor, % 30'u oranında mı? "Üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişmesine engel olması" kavramını, % 100 durdurur, demek ki hiç geliştirmez diye almamak gerekir. Potansiyelinin çok altında gelişme devrime neden olabilir ya da rejimin yıkılmasına.
2 - Üretici güçler=üretim araçları demek değildir, üretim araçları içinde insan da vardır. Yani üretim ilişkilerinin insanı ne denli geliştirdiğine de bakmak gerekir. Marx'ın öngörüsüne göre ve insanların beklentisine, umut ettiğine göre, sosyalizmde insanlar yoksullukta eşitlenmeyecektir, refahta eşitlenecektir. Ne yazık ki, SSCB'de de, Küba'da da insanlar refaha erişemedi; bazı sosyal olanaklar olması refah anlamına gelmez.
3 - Lenin’in öne sürdüğü, devrimin "en zayıf halka"da başlayacağı görüşü; çelişkinin dünya çapında geliştiği, hızla güçlü halkalara yayılma potansiyeline sahip devrim hareketinin olduğu koşullarda geçerli olabilir. Böyle bir durum olmazsa, en zayıf halkadaki devrim amacına ulaşamaz, geriye dönüş olasılığı çok yüksektir. Nitekim öyle olmuştur SSCB'de, Çin'de...

REFORM MU, DEVRİM Mİ?

Duymuşsunuzdur, şirketler ve ekonomi için "inovasyon" önerilip teşvik ediliyor, bu kavramın anlamı yenileşme, yeniliktir. Gerçekten gerekli bir edim, ama istendiği gibi yürümüyor çoğunlukla. Çünkü çalışanlar hızlı değişmeye uyamıyor, rahatsız oluyor. Onun yerine "kaizen" öneriliyor. Kaizen daha sorunsuz olarak yürüyor, çünkü değişim daha yavaş, insanları sıkıntıya sokmuyor. İnovasyon ile bir ayda yapacağınız değişikliği bir yılda, bir günde yapacağınız değişikliği bir ayda yapıyorsunuz. Değişme sonunda oluyor, insanlar belki farkına bile varmıyor.
Şirket yönetimi için bugün önerilen alternatif yönetim biçimi "holakrasi", yerinden yönetim ya da özyönetim anlamına geliyor. Kısaca yöneticilerin, unvanların olmadığı herkesin kendi kendini yönettiği, rollerine hakim olduğu bir organizasyon yapısı. Çalışanlara yetki ve sorumluluk veriyor, ama gel gör ki çalışanların büyük bölümü bunu istemiyor. Sorumluluk almamakla daha rahat ediyorlar. Üst yönetim, yükünü atmak istiyor, çalışanlar tersine emirle iş yapmak. Holakrasiyi uzun uzun anlatmak zorunda kalıyorlar, yavaş yavaş yayılıyor.
Toplumlar tarihine baktığımızda benzer durumu görüyoruz. Devrimler genellikle bir azınlığın eylemiyle oluyor, izleyici gibi duran yığınlar ona geri adım attırıyor. Örneğin bugün Fransa’da 5. cumhuriyet var, neden? Çünkü 1789 Devriminden on yıl sonra krallık geri gelmiş. Sonra bir cumhuriyetçiler bir kralcılar iktidar olmuş. Sonunda cumhuriyet kazanmış. SSCB’de halkın devrime karşı hep direndiği görülür, bugün kapitalizm egemen. Atatürk’ün "devrimleri" de öyle, hep direnmeyle karşılaşmıştır. Günümüzde, 1920’lerdeki birçok reform geri döndürülmüştür. Hindistan’ın Kerala eyaletinde bir komünistler, bir tutucular iktidar olmaktadır; halk kendi yararına uygulamalar yapan sol güçleri uzun süre iktidarda tutmamaktadır.
Kısacası, sosyalizm ve doğrudan demokrasiyi hızla gerçekleştirmeye çalışmak yanlış olur. Şiddete başvurmadan, barışçıl yöntemle mücadele etmeli ve halkın onayı alındıkça değişiklikler yapılmalıdır.

21 Ağustos 2016 Pazar

İNSANLAR ARASINDAKİ BU AYRI GAYRI NEDİR?


Gerek bilimde gerek felsefede, insan, hayvan cinsinin bir alt türü olarak kabul edilir. Ancak felsefe, insanın gittikçe hayvanlıktan uzaklaştığı ve uzaklaşması gerektiği görüşündedir. Bence, insan, canlı cinsinin bitki ve hayvandan sonra ortaya çıkan üçüncü türüdür. Geriye baktığımızda, ilk insanların çok “ilkel” olduğunu, evrimleşerek bugünkü durumuna (düzeyine) geldiğini görürüz. Bu oluşa, antropoloji bağlamında “ilkellikten uzaklaşma”, toplumbilim bağlamında “uygarlaşma”, felsefe bağlamında “insanlaşma” denebilir.
Birçok düşünür, insanı tek olarak ele alır. Marx ise toplumsal bir varolan olarak görür. Toplumsal varolan olma özelliği, kuşkusuz ilkellikten uzaklaşma oluşumu sonucu ortaya çıkmıştır. Şöyle de denebilir, toplumsallaşma olmasaydı, insan ilkellikten uzaklaşamazdı, “insan”dan söz edemezdik. Toplumsallaşarak insanlaşma evrimi (oluşu), henüz bitmemiştir. Tam insandan ya da gerçek insandan uzağız henüz.
Marx, toplumsal var olma özelliği üzerinde çok durur. Ancak “Toplumsal insan, gerçek insan ya da Nietzsche’nin deyimiyle üst insan yaygın olarak oluştu mu?” diye sorarsanız, yanıt “Hayır” olacaktır. Beni bu konuyu düşünmeye iten, küçük İskender’in bir yazısı oldu (Sabitfikir 65, Temmuz 2016). İskender şöyle diyor yazısında; “…insan bencil ve lüzumsuz bir canlıdır. Asla da sosyal değildir. Kendi iktidarı için şart olduğundan ilişki kurar. Cepheleşmek, ittifak ve gruplaşmak hep bir çıkar ve savunma uğrunadır.” Neden böyle? Çünkü “...benzerlerimizle rekabet ederken dışarıdakine tahammül zaten aşırı bir iyi niyet göstergesidir ki ötekinin meşruluğunu tanımak bile yeterli zulüm sayılabilir.” küçük İskender, gerçekliği abartıyor kuşkusuz. Tüm insanlar toplum içinde yaşamak zorunluluğundadır, bu anlamda “sosyal”dir. Ama genel olarak ilkellikten uzaklaşmanın yeterli olmadığı ve çoğu insanın ilkellere yakın zekâ ve davranış içinde olduğu söylenebilir. Bu nedenledir ki; insanlar iktidarı için şart olduğundan ilişki kurar; çıkar ve savunma uğruna cepheleşir, ittifaklar kurar ve gruplaşır; benzerleriyle yarışırken ötekinin meşruluğunu tanımak bile zulüm olur. Böyle davranan insan görünüşlü canlı, henüz insanlaşamamış demektir; ister solcu olsun ister sağcı, ister aydın olsun ister cahil, ister laik olsun ister dindar, ister Türk olsun ister Kürt.
İnsan, ilkellikten uzaklaşmamış da olsa, ne isteyeceğini toplumdan öğrenir. İstek, davranış ve eylemlerinin belirleyicileri, yaklaşık % 5 oranında genleri, % 95 oranında çevresidir. Canlı kalmak için zorunlu olan şeyleri (yiyecek, içecek, barınak, giyecek) istemek, % 5'in içindedir. Zenginlik, saygınlık - egemenlik ve bilgi istekleri ise toplum içinde yaşamaktan kaynaklanır ve çevreden öğrenilir. Herkesin içinde değişik bir toplum kaynaklı istekler karışımı vardır: Kiminde zengin olma isteği, kiminde saygın ya da egemen olma isteği, kiminde bilgi edinme isteği ön alandadır. Öte yandan "haz" almak, gerek genlerden gelen, gerek toplum tarafından öğretilen bir özelliktir. İnsan, haz veren nesne ve eylemleri seçer, gerçekleştirmeye çalışır; acıdan kaçar.
İlkellikten çok uzaklaşmamış olan toplumsal insan hâlâ bencil (egoist, selfish) ve benmerkezci (egocentric) davranmaktadır. Her insanın tahminen % 10’u özgeci, % 90’ı bencildir. İnsanların belki % 10'unda empati ve özgecilik ön alandadır, % 90'ında ise bencillik. Toplumda özgecilik yaygın olursa, insan özgeciliği öğrenir ve ona göre isteklerde bulunur. Yahut uygun bir çevre oluşturursa ya da kendisini uygun bir çevrede bulursa, özgecilik özelliğini geliştirebilir. Ne yazık ki, uygun çevre bulmak ya da oluşturmak çok zor. İşsizliği hiç yok etmeden ilerleyen kapitalist üretim, çalışanları birbirine rakip duruma getirmektedir. Bir yanda işsizlik, öbür yanda yükselememe korkusu, bencilliği öne çıkarmaktadır. Bu koşulda özgeci davranan, çıkar sağlayamamaktadır.
Politika ortamı farklı mı? Orada daha büyük yarış var; kazanmak için çamur atma, hakaret, yalan almış başını gidiyor. Görüş üstünlüğü ve başarılarıyla halk desteğini almak yerine, halkı bölüp birbirine düşman yapmak, yanlışlarına karşın yandaşlarını fanatikleştirmek “tek yol” olarak uygulanıyor. Sorun onlar için insanların yararına iş yapmak, halkın kendi kendisini yönetmesini sağlamak, özgürlük ve barış ortamı oluşturmak, vb. değildir. Sorun onlar için, hep iktidarda kalmak, kendisine ve destekçilerine çıkar sağlamaktır. Partiler, demokrasinin olmazsa olmazı sayılır; ama demokrasiyi baltalayan da partilerdir. Her parti yandaşı, öbür partilileri düşman olarak görmekte ve iyi yönetişim için bir araya gelmeyi reddetmektedir.
Bir ülkede ayrılıkçı gerillalar varsa, onlar “bölücü” olarak adlandırılır. Oysa gerçek bölücüler partiler, parti başkanlarıdır; kulüp başkanları gibi. Birkaç Galatasaraylı, bir Fenerbahçeliyi görünce ya da tersi durumda saldırıp dövmektedir. Sanki karşısındaki, düşman ülkenin yurttaşı. Partiler arasında da özdeş bir durum vardır: “Onlarla asla bir araya gelemeyiz!”. Geçek bölücülük bu tutum değil midir? Laikler ile dindarlar bir araya gelemez, milliyetçiler ile milliyetçi olmayanlar birlikte eylem yapamaz, Türkler ile Kürtler birbirini düşman sayar, vb. Sınırları belirsiz olan bu bölücülük, sınırları belirli olan ayrılıkçılıktan daha tehlikelidir. Çünkü insanlar evlerinde bile korkarak yaşamaktadır. Bu saptama, sağ partiler için de geçerli, sol partiler için de.
Henüz “tam” insanlaşamamış insanlar, toplum içindeler, ama toplumun farkında değiller; iyilik yapmaktan söz ederler, ama bencil davranırlar; düşünce özgürlüğünü savunurlar, ama yalnızca kendi özgürlüklerinin ardındadırlar, başkaları için özgürlük istemezler. Sağ ya da sol olması fark etmiyor, partililer, kendileri gibi düşünüp eylem yapmayanlara karşı hoşgörüsüzdür. İstenmeyen bir durum, ama İskender’in yazdığı gibi bir gerçeklik bu. Tüm bunlar, henüz ilkellikten uzaklaşamadığımızı, uygarlaşamadığımızı, kısacası insanlaşamadığımızı gösteriyor.



16 Haziran 2016 Perşembe

ERDOĞAN’IN 18. BRUMAIRE’I

Sosyalist kesimde dile pelesenk edilen bir söz vardır: “Sınıf tahlili”. Her konuda, her zaman sınıf tahlili yapmanın gerekliliğinden söz ederler. Ama yalnızca iki sınıf tanırlar: Burjuvazi ve proletarya; bir de “emperyalizm”. Onlara göre her kişinin yalnızca sınıfsal kimliği vardır ya da kültürel, dinsel, ulusal, sportif, cinsel, vb. kimlikler önemli değildir. Ülkemizde her ne oluyorsa emperyalizmin “komplolarıyla” oladurmaktadır.
Olaylara sınıfsal açıdan bakmak bir yöntem olabilir. Ama yöntem gerçekten doğru biçimde uygulanırsa doğru sonuca varılır. Ülkemizde son yıllarda olanların tümünü burjuvaziye bağlamak, yöntemin doğru kullanılmadığını göstermektedir.
Tüm dünya toplumları, sınıf savaşımını çeşitli yeğinlikte yaşayadurmaktadır. Sınıf derken, birkaç ülkeyi ayrıksın tutarsak, burjuvazi ile proletarya kastedilmektedir.  Burjuvazi egemen olan sınıftır, proletarya ise iktidarı onun elinden almaya çalışan güç olarak kabul edilir. Burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşım, bazen kızışır, bazen ise yokmuş gibi olur. Karşıtlar savaşımının kızıştığı, burjuvazinin yönetemez duruma geldiği, ama proletaryanın iktidarı alamadığı durumlarda ne olur? “Sınıf tahlili” solcuları, bu konuya pek değinmez.
Böyle bir durumun çözümlemesini Marx,  Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i adlı çalışmasında yapmıştır. Proletaryanın devrimci kalkışmasının yeğin olduğu 1848-1852 dönemi Fransa’sında, burjuvazi ülkeyi yönetemez duruma gelir, ama proletarya devrim yapıp iktidarı alamaz. İki sınıf arasındaki bu denge durumunda, köylülüğün temsilcisi olarak sıyrılan cumhurbaşkanı Louis Bonaparte, darbe yaparak meclisi kapatır ve imparatorluğunu ilan eder. Benzer bir durum, Napolyon Bonaparte’ın devrimci takvime göre Brumaire ayının 18’inde darbeyle cumhuriyeti kaldırarak imparator olması ile daha önce yaşanmıştır. Bu yüzden Marx, bu dönemleri Bonapartist dönem olarak niteler. Bu iktidar, burjuvaziye pek dokunmasa ve proletaryaya saldırsa bile, bizzat burjuvazinin iktidarı değildir. Demek ki, sınıf savaşımının dengede olduğu durumlarda; bir kişi, bir grup ya da başka bir sınıf iktidarı eline geçirebilir ve kendi isteklerine göre ülkeyi yönetebilir. Böyle durumlar sonra birçok kez yaşandı: Rusya’da Kerenski dönemi; Güney Amerika, Afrika ve Asya’da zaman zaman olan askeri yönetimler böyledir.
“Yeğenin [Louis Bonaparte] sabit fikri, Fransızların en kalabalık sınıfının [köylülük] sabit fikriyle örtüşmesi sayesinde hayata geçer. (Marx)”. Türkiye’de değişmez (sabit) fikre sahip yığınlara esnafı, kırdan kentin varoşlarına göçmüş köylüleri (yarı-işçileri), taşranın orta burjuvazisini eklemek gerekir. Bu yığınlar; devrimci değil tutucudur, toplumsal varoluşunun ötesini zorlayan değil onu sağlamlaştırmak isteyendir, düzeni değiştirmeyi amaçlayan değil cumhurbaşkanı tarafından kurtarılmayı ve kayrılmayı amaçlayandır, laik değil dincidir. Erdoğan, bu yığınların aydınlanmasını değil boş inancını, yargısını değil önyargısını ve geleceği değil geçmişi temsil eder.
AKP, tutucu yığınların 80 yıl süren mücadelesinin sonunda iktidara geldi. Ulusalcıların desteğindeki büyük burjuvazi yönetemez duruma düştü. Ulusalcı-laik kesimin “367” taktiği, Erdoğan’a, millet meclisine karşı halka başvurmayı öğretti. Doğrudan halka seçtirilen cumhurbaşkanı “meclis karşısında bir tür tanrısal hakka sahiptir; o, halkın lütfuyla cumhurbaşkanıdır. (Marx)”. Millet meclisi ulusla simgesel bir ilişki içinde iken, “cumhurbaşkanı kişisel bir ilişki içindedir”. Bonaparte bu hakkı kullanarak meclisi feshetmiş, daha sonra imparator olmuştu. Erdoğan da bu hakkı kullanmak için her yolu denedi. Bakanlar kurulu toplantısına başkanlık etme girişimleri, koalisyon hükümeti kurulmasını engelleme, kendisine tam uymayan Davutoğlu’nu istifa ettirme, gibi… Binali Yıldırım hükümeti ile fiilen gayrı resmi başkanlık sistemini kurmuş oldu. Artık bakanlar kurulu, cumhurbaşkanının sekretaryası durumundadır. Bu duruma onay veren millet meclisi intihar etmiş, yürütme erki-yasama erki ayrımını ortadan kaldırmış, yürütmeye bağlı duruma gelmiştir.
Kendisinin seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kendisini bağımsızlaştırmış olan Erdoğan, “görevinin, ‘burjuva düzenini’ korumak olduğunu hissediyor. Ama bu burjuva düzeninin sağlamlığı orta sınıfa dayanır. Bu nedenle kendisini orta sınıfın temsilcisi olarak görüyor. (Marx)”. Ancak başarısı, orta sınıfın politik gücünü kırmış olmasının ve her gün yeniden kırmasının ürünüdür. “Ama bu sınıfın maddi gücünü koruyarak, onun siyasal gücünü yeniden ortaya çıkarıyor. … Adamın bu çelişkili görevi, hükümetinin çelişkilerini, önce bir sınıfı, ardından bir başkasını, önce kazanmaya, sonra aşağılamaya yönelik ve tüm sınıfların aynı şekilde karşısına geçmesini sağlayan anlaşılmaz denemeleri açıklıyor; (Marx)”. Yığınlar, Erdoğan’ın çizdiği yolda, “özgür iradeleriyle değil, önlerinde buldukları geçmişten devralınmış gelenekler ve koşullar altında” ilerliyor. Bunalım koşulunda, “korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırıyor, …, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alıyor.”
Kısacası, Davutoğlu hükümetini devirmesi, Erdoğan’ın 18. Brumaire’dir.


2 Haziran 2014 Pazartesi

TARİH, TÜRKLER, ALEVİLER VE ERMENİLER



Nietzsche, yaşamın tarihin hizmetini gereksindiğini, ama tarihin fazlalığının yaşama zarar verdiğini ileri sürer. Ona göre üç tür tarih üretilmektedir: 1- Büyük şeyler yapma çabası içinde olanların ürettiği anıtsal tarih, geçmişte yapılmış büyük işlerin bugün de yapılabileceğini kanıtlamaya çalışır. 2- Saygıyla eskiyi koruyan ve alışıldık olanda ısrar edenlerin ürettiği antikacı tarih, hiçbir şeyin değişmediğini kanıtlamaya çalışır. 3- Bugün acı çeken ve muhtaç olanların ürettiği eleştirel tarih, geçmişi yargılayıp hüküm verir. Üçü de tarihe yanlı bakar. Hele antikacı tarihçiler, insanları sürüleşmeye iter.
Tarih aşırılığına karşı Nietzsche, insan yaşamı ve geleceği için bazen tarih üstü bakmak gerekir der, yani bilime, felsefeye, sanata yönelmek. Ama insanların tarih dışına da gereksemesi vardır. Başka deyişle eski olayları ve tutumları, özellikle olumsuz olanları unutmak,  tarihi göz önünde tutmamak gerekir. Olayın eskiliği arttıkça unutma katsayısı yükselmelidir.
Tarihimizden anıtsal tarihe örnekler çok. Bir devletin yok edilip halkının kılıçtan geçirildiği İstanbul’un Fethi’ni, çok iyi bir şey yapılmış gibi 500 yıl sonra hâlâ kutlamak gerekli değildir. Bu kutlama “biz geçmişte devletler yıktık, hâlâ yıkarız” demek mi oluyor? Çanakkale Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun da taraflardan biri olduğu emperyalistler arasındaki Birinci Dünya Savaşı içinde yer alan bir muharebedir. Bu muharebeyi kazanan Osmanlı, daha sonra karşı tarafın İstanbul’u zapt etmesine engel olamadı. Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan bağımsızmış gibi soyutlanan bu savaş gururla anılıp duruyor. Her 30 Ağustosta Yunanlıları denize dökmek, bugünkü Yunanistan ile ilişkilerimizi düzeltmeye yaramaz. Her yıl, her ilin kurtuluş gününde Rusları, Ermenileri, Yunanlıları sembolik olarak öldürmenin sonu gelmeyecek mi? Eski olumsuzlukların kinini tutmak, insanlar arasında barış sağlamaz. “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” savı ile komşularla barış içinde, iyi ilişkiler içinde yaşanabilir mi?
Fıkrayı duymuşsunuzdur: “Bir Hıristiyan ile bir Yahudi uzun süredir arkadaştır. Bir gün Hıristiyan hışımla gelip Yahudi’yi dövmeye başlar. Yahudi bir fırsatta sorar; ‘Ne oldu, niçin beni dövüyorsun?’ Hristiyan; ‘Siz Hz. İsa’yı çarmıha gerip öldürmüşsünüz’ der. Yahudi; ‘Ama o olay 2000 yıl önce oldu’ diye şaşkınlığını belirtir. Hıristiyan; ‘Olsun. Ben yeni öğrendim’ der.” Demek ki, olayı bilen Hristiyanlar çoktan unutmuştur, ama yeni öğrenenler öç alama peşindedir. Benzer durum Dersim olayları açısından Aleviler için geçerlidir. Alevilerin çoğu bu olayı unutmuştur, ama yeni öğrenenler, hatta Alevi olmayanlar büyük kızgınlık içindedir. İstenen ne, “Devlet özür dilesin!”. Olay Atatürk ve CHP yönetimi sırasında olmuş, özür dileme AKP hükumetinden isteniyor. AKP özür dileyince sorun bitecek, Atatürk ve CHP aklanacak! Saçma bir tutum değil mi?
Ermeni soykırımı sorunu eleştirel tarihe örnek olabilir. Anıtsal bakış ya da antikacı bakış yok. Acı çektiklerini söyleyen diaspora ve öteki milliyetçi Ermeniler, geçmişi yargılayıp hüküm veriyor. Osmanlı Devleti’nde Abdülhamit döneminde, Ermenilerin birçok katliama uğradığı bir gerçektir. 19. yy. sonunda birçok millet (Yunan, Bulgar, Arap, Ermeni, bg), Osmanlı’ya karşı bağımsızlık (kurtuluş) savaşı açtı. Bu savaşlarda her iki yandan çok sayıda insan öldü. Kurtuluş savaşı vererek devlet kurduğunu iddia eden bir millet adına, bağımsızlık savaşı veren milletler için “Bizi arkadan vurdular” demek saçmadır. Ermeniler dışındaki milletler bağımsızlık kazandı (Ermeniler daha sonra Sovyetler Birliği sınırları içinde bir devlet kurdu). 1915’te özellikle olan, kendi halindeki Ermeni nüfusun ve Ermeni aydınların zorla göç ettirilerek yolda büyük bölümünün öldürülmesidir. Ermeni çeteleri de Türklerden çok insan öldürdü. Yüz yıla yaklaşan bu eski olayın unutma katsayısı çok yüksektir. Ama özellikle Ermeni diasporası, unutturmamak için elinden geleni yapıyor. Bu nedenle Türkiye-Ermenistan ilişkileri bir türlü düzelmediği gibi Türkiye’deki Ermeni yurttaşlar da huzur içinde değil.
Fransalı filozof Baudrillard, 1980’lerde tarafsız biri olarak Ermeni sorununu şöyle değerlendirmiş: "Ermenilerin acıklı hali; bütün enerjilerini, 1915'te katledildikleri olgusunun kabul edilmesi için harcıyorlar. Kimliklerini doğruluyor diye katliamı kanıtlamak istiyorlar. Bütün dünyayı bu gerçeği itiraf etmeye zorlamak için terörist bir eyleme girişip ölümü bile göze alabiliyorlar. Bütün bunlarda usanç verici bir şeyler var. Belli bir kimlik sahibi olmak gereksiz; bir hayalden başka bir şey değil aslında ve 'olduğu gibi olduğunun' özellikle de ölmüş olduğunun kabul edilmesini istemek çok saçma. Ermenilerin durumu oldukça trajik; çünkü hayat hakkı için bile değil, katledilmiş olma hakkı için mücadele ediyorlar. Zaten, bir katliamın bütün dünya tarafından yetmiş yıldan beri unutulmuş olmasının intikamı nasıl alınabilir ki? Evrensel bir umursamazlık karşısında ne yapılabilir? Terörizm, intikamın gerçeküstü bir biçimi yani; kendisi de hızla unutulmaya mahkûm olan bir biçimi. (Cool Anılar, Ayrıntı Y., Aktaran Ahmet Cemal, Sol Kitap, 28 Mayıs 2014)"
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı döneminde gerçekleşmiş bu olayı inkâr etmesi saçma bir tutumdur. Ama Ermenistan Cumhuriyeti’nin “katledilmiş olma hakkı” için mücadele etmesi de saçmadır. Bugünün Ermenilerinin de, Türklerinin de 100 yıl önceki olaylarla ilgili bir suçu, günahı yoktur. Geçmişe gidersek, İsa peygambere ilişkin anlatılan “ilk taşı günahsız bir kişi atsın” öyküsünde olduğu gibi, taş atacak kimse bulunamaz.

18 Haziran 2013 Salı

GEZİ PARKI OLAYLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ II


Polis şiddeti ve demokrasi

Gezi Parkı olayları, bir kamusal alanı, devlet ve yerel yönetimin kamunun görüşünü hiç sormadan yok etme girişimiyle başladı. Bu girişime karşı nispeten küçük bir grup, bütünüyle barışçıl (pasifist) engel olma eylemi yaptı. Polisin şiddetle, hem de çok aşırı bir şiddetle eylemi sonlandırmaya çalışması toplumdaki birikimin fitilini ateşledi, direniş başladı. STK olmayan örgütler de katıldı ve direnişe başka amaçlar eklediler. Polis şiddeti artırarak sürdürünce, direniş Türkiye’nin her yanına yayıldı.

Direnişin yanında olanların büyük bölümü de, hükümet yanlıları da polisin şiddetini bir yere dek hoş görüyor, “aşırı olmamalı” diyor. Tanınmış liberallerden Prof. Atilla Yayla, şiddet kullanma tekelinin devletin elinde olduğunu ileri sürerek, yalnızca birkaç eylemcinin yaptığı şiddet olayını kınadı. Polis bir kişiyi tokatlar, yumruk atarsa “normal” karşılıyorlar, ama bir kişi, örneğin bir milletvekili bir polise tokat atarsa “suçlu” buluyorlar. “Polis tokat atar, tekmeler, copla vurur, gaz sıkar! Polis tokat atarsa öbür yanağını uzatacaksın, asla direnmeyeceksin.” Bu anlayışı şimdiki hükümet özellikle geliştirdi, ancak bu hükümetin karşıtları da benzer görüşte.

Bu anlayış asla demokratik ve özgürlükçü olmayan bir anlayıştır. Devlet, bu arada polis, halka hizmet için varsa insanlara bırakın aşırıyı, hiç şiddet uygulayamaz, uygulamamalıdır. Polisin görevi şiddet uygulamak değil, şiddeti engellemektir. Görevi, yetkisi, sorumluluğu; suç işleyen varsa, tutup adaletin karşısına çıkarmaktır, cezalandırmaya kalkışmak değildir. İzinsiz gösteri varsa, görevi yalnızca dağıtmaktır; kaçanları sokak aralarında kovalayıp, yakaladıkları tek tek kişileri topluca alabildiğine döğmek değildir. Kimse “bunlar münferit ya da istisna olaylar” demesin. Hükümetten aldığı destekle polis bunları yaygın olarak yapmaktadır. Her gösteriyi izinsiz sayıp polisin şiddete başvurması yeni yeni olayların çıkmasına yol açmaktadır. Sindirme hareketi hiçbir zaman başarıya ulaşmamaktadır.

Polis şiddeti yalnızca Türkiye’de yok. Burjuva demokrasisinin olduğu bütün ülkelerde (ABD, AB dâhil); devleti eleştiren, kınayan, suçlayan topluluklar, hatta bireyler polis ve yargı gücüyle susturulmaya çalışılmaktadır. Türkiye’yi Gezi Parkı eylemini bastırma yöntemi bahanesiyle eleştiren ülkeler hiç de ak kaşık değildir. Kapitalistlerin çıkarlarına engel olunan her yerde polis şiddeti mubah görülmektedir.

Gerçi ileri kapitalist ülkelerde de, “demokratik halk cumhuriyetleri”nde de gerçek ya da tam demokrasi (halkın kendi kendisini yönetmesi) sağlanamadı. Bu yüzden, bugün sosyalistler de, Kemalistler de, liberaller de aslında halk için demokrasi ve özgürlük istemiyor; hepsi “kendine demokrat”. İktidarda onlar olsaydı, eminim Gezi Parkı eylemcilerine karşı AKP hükümeti gibi hareket ederlerdi.

Gezi Parkı süreci

Taksim Platformu, bir sivil toplum örgütüdür; Gezi Parkı eylemleri sivil toplum hareketi olarak başlamıştır. DİSK, KESK, BARO, ODA gibi yığın örgütleri sözün gerçek anlamında sivil toplum örgütleri değildir. Çünkü bu kuruluşlar, toplumun yalnızca bir sınıf ya da tabakasının bir bölümünü kapsamakta ve onların ekonomi ağırlıklı istek ve amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sivil toplum kuruluşları ise, hükümetten tamamen bağımsız, toplumun çeşitli sınıf ve tabakalarından kişileri içinde barındıran, onların ortak demokratik istek ve amaçlarının sözcülüğünü yapan örgütlerdir.

Gezi Parkı olaylarına çeşitli partiler de katıldı. Bir bakanın dediği gibi, hükümetin polis şiddetiyle bildiğini okuma davranışı, bütün muhalifleri bir araya getirdi. Gerek partiler, gerek yığın örgütleri; direnişi belki devrime, belki hükümeti devirmeye, belki kendi çıkarlarını gerçekleştirmeye yönlendirmeye çalıştı; bunu başaramadılar. Ancak hükümet büyük bir tehlike gibi gördü. Görüşme yapıp uzlaşıyor gibi görünmeye çalıştıysa da olayları bastırmak asıl amacıydı. Nitekim bir gece baskınıyla direnişçileri dağıttı.

Barışçıl (pasif) direniş, karşı tarafı boyun eğdirmeye çalışmaz. Hiçbir hükümet, boyun eğmiş görünmek istemez. Gezi Parkı direnişçilerinin inatlaşarak, boyun eğdirerek eylemi sonuçlandırmaya çalışmamaları gerekirdi, amaca yaklaşmaları yeterliydi. “Direnelim” kararı alınmış sözlerinin söylenmesi, otoriterliğe yönelmiş Başbakanı çileden çıkardı. 120 grubun olduğu söylenen Gezi Parkı direnişçilerinin, hele radikal grupların varlığı koşulunda, karar alması zordu. Taksim Platformu, verilmiş “mahkeme kararını bekleme ve gerekirse referandum yapma” sözü karşılığında eylemi sona erdirdiğini açıklasaydı; kimsenin yenilmediği, belki kimsenin kazanmadığı da bir son olurdu.

Gezi Parkı direnişinin başlattığı eylemler sona ermedi gerçi, “duran adam” ya da duran insan biçiminde sürüyor.

4 Haziran 2013 Salı

GEZİ PARKI OLAYLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


İstanbul Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçları sökmeye başlanmasıyla olaylar patladı. Türkiye’nin büyük kentlerine yayıldı. Yazıyı yazdığım saatlerde, Gezi Park’ında sakin kalabalık vardı, ama olaylar durulmamıştı, öteki İstanbul ilçelerinde ve 67 ilde gösteriler gece gündüz sürüyordu.
İlk düşündüğüm şu oldu: Bu ağaçlar çok mu önemli? AKP hükümeti ve belediyeleri, yeşilden çok her yere yüksek bina dikmeye, en güzel yerlere cami kondurmaya çok meraklı. Bu ağaçlar, 3. köprü için kesilecek olanların yanında hiç kalır. Öyleyse ağaçlardan daha önemli bir neden var. Önderlik edenler, “Yaşama biçimimize bir müdahale olduğu için eylem yapıyoruz” diye açıklıyor. Gezi Parkı girişimi ilk müdahale mi? Hayır. Kürtaja getirilen yasak, illa ki 3 çocuk, içki yasakları, din eğitimi somut zorunluluğu, bg. önemli değil mi? “Bunlar herkesi ilgilendirmiyor, bu yasakları uygulamak o denli kolay değil” diye düşünmüş olabilir insanlar. İttihatçılarca yıkılan eski Topçu Kışlası’nın Gezi Parkı’na yeniden kurulmak istenmesi bir kesimin tepkisini çekti. Bu kesim, daha çok Beyoğlu-Şişli-Beşiktaş ve Kadıköy bölgesinde oturan, ama İstanbul’un çeşitli ilçelerinden de gelen nispeten İstanbul yerleşiği, İstanbul’un yaşantısına uyum sağlamış okumuş kesim. Bu kesim yaşamında değişiklik istemiyor. İstanbul’a son zamanlarda gelip varoşlarda oturan ve geldikleri yerin yaşam biçimini sürdürenler için ise Gezi Parkı’nın anlamı yok.
İkinci düşündüğüm, toplum açısından, ekonomi açısından daha önemli olan konularda tepkiler neden gösterilmiyor. Böyle bir konuda başlayıp yayılan bir tepki daha geçerli, daha doğru olmaz mıydı? Ne yazık ki, Türkiye toplumu bu konularda kanaatkârlığa yatıyor. Vergiler alabildiğine arttı (ücretlerin yarıdan fazlası vergiye gidiyor), işsizlik yüksek düzeylerde, işçiler sendikasızlaştırıldı, bg… tepki yok. Sağlık reformu paralı sağlığa dönüştü, özel sağlık kesimi bile hükümetin denetiminde… tepki yok.
Eylemlerin Türkiye’nin 67 iline sıçraması, gerçekte bu tepki eylemlerinin bir birikimin dışavurumu olduğunu gösteriyor. Özel yaşama bir karışırsın, iki karışırsın, üçüncüde artık insanlar dayanamaz başkaldırır. “Ben çoğunluğun temsilcisiyim, ben hükümetim, karar verir yaparım.” demek her konuda geçerli değil.
2010 referandumu ardından 2011 genel seçim başarısı, AKP hükümetine hiç çekinmeden bildiğini okuma cesaretini verdi. Başbakanın; muhalefet yanında basına, bir zamanlar reformlarına destek veren liberallere de, yani eleştiri yönelten herkese karşı aşağılayıcı ve kışkırtıcı sözler edip durması; bakanlara ve belediye başkanlarına hiç yetki vermeyip bütün kararları alması, bütün açıklamaları yapması tek adam diktatörlüğüne gidiş olarak algılanıyor. Devletin en yüksek yetkilisi olarak, toplumu kucaklayıcı söz ve davranışlar yerine bölücü söz ve davranışlarda bulunması tepkileri artırıyor.
Bu hükümet, ona destek veren dinci kesim neden böyle davranıyor? Onların demokrat olduğu söylenemez, herkesin kendine demokrat olduğu kadar demokratlar. İstedikleri hakları elde ettiler, demokratlıkları sona erdi. Ancak öç alma davranışına girmeleri toplumu geriyor. Evet, öç alma duyguları güçlü, çünkü 1923’ten beri kimi istekleri yönünden baskı altında tutuldular. Devlet hiçbir zaman dini ve ibadeti engellemedi, ama yaşamı din dışı biçimde düzenledi. Laik olmayan isteklerde bulunanları baskı altına aldı. AKP iktidarının ilk yıllarında, özgürlükçü kesimin desteklediği reformları yapmaya giriştiğinde de statükocu laik kesim, ordu, yüksek yargı engellemeye girişti, aşağılayıcı sözlerle. Yani diyalog kurmayı hiç denemedi. Geniş olan bu kesimin, muhalefetin bugün hükümetten diyalog istemesi ruhbilime aykırı bir beklentidir. Rüzgâr eken fırtına biçer, bugün olanların sorumluluğunun bir bölümü, Şair’in dediği gibi “suçun birazı da sende” laik muhalif arkadaşım.
Başbakan öteki partilerin liderlerine veryansın edebilir, muhalefet liderleri de ona veryansın ediyor. Ama masum ve olağan tepkiler olarak başlayan gösterileri şiddetle bastırmaya çalışması öç alma duygularını aşan bir kini ifade ediyor. Hükümet, “Türkiye’de işkence yok” diyor, ama televizyon ekranlarından gördüğümüze göre işkence açık açık yapılıyor. Yürümek, slogan atmak suç sayılıyor; cezasını mahkemeye gerek olmadan polis veriyor: Alabildiğine döğmek, yüzüne gaz sıkmak, tomaları üstlerine sürmek. Polisin görevi insanların “yasak” alana girmesini önlemek mi, yargı yerine davranıp cezalandırmak mı? Hükümetin polise verdiği sonsuz destek, yargıyı geri plana itti; polis kaçanları kovalayıp kıstırarak düşmana saldırır gibi saldırıp kırıp döküyor. Hükümetin ve devletçi kesimin polisin yaptıklarını hoşgörüyle karşılaması, buna karşılık kendini korumaya çalışan göstericileri suçlu göstermesi, polisin işkence yapmasının önünü açıyor.
Cumhuriyet mitingleri böyle değildi, haklı gerekçesi var denemezdi. Taşıma yığınlarla üç büyük ilde yapıldı. Bugünkü gösteriler Türkiye’nin her bölgesine yayılmış durumda, çünkü haklı gerekçeye dayanıyor.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

CANLI 1 MAYIS


2013’ün 1 Mayısı

Bölücü deyince genellikle PKK kastediliyor, Anadolu'nun bir bölümünün Kürtlere, Kürdistan'a bırakılması anlaşılıyor. Oysa toplum çoktan bölünmüş; bir yanda AKP yanlıları, öbür yanda AKP karşıtları... İki yan da inatlaşıyor, aynı semtte bulunmak istemiyor, birbirinden alışveriş yapmıyor, birbirini dinlemeyip okumuyor. Kuşkuyla bakıp, güven duymuyorlar birbirlerine.
Bu bölünmüşlüğün uzantısı olarak insanlar, laik-dinci, ulusalcı-liberal, bg olarak da ayrılmış. Her grup ötekinin gizli gündemi olduğu kanısında.
1 Mayıs'ta bu durum açıkça ortadaydı ve olaylara yol açtı. 1 Mayıs'ı AKP resmi bayram yaptı, 3 yıldır olaysız kutlamalar yapılıyordu. Bu yıl da 1 Mayısı kutlamak yasak değildi, çeşitli kentlerde olaysız kutlandı. Ama İstanbul'da sorun oldu, Kadıköy dışında. AKP karşıtı sendikaların Taksim alanında inat etmesi, buna karşılık AKP hükümetinin izin vermeme inadı, polisin aşırı şiddetiyle sonuçlandı. Hükümetin kolluk güçlerine aşırı güvenip yetki vermesi, bir polis devleti oluşturması sonucu, polis göstericilere karşı orantısız güç kullandı. Sanki dış düşmana, yabancılara saldırıyordu. Polisin bu uygar olmayan davranışını kullanan muhalif kesim, Taksim alanı yasağını, 1 Mayısı kutlama yasağı olarak lanse etti.
Bayram töreninin Taksim'de yapılmasının simgesel anlamından başka önemi yok. 1 Mayıs'ta İstanbul’da yapılan kavga, çekilen eziyet işçi sınıfına maddi ya da manevi hiçbir katkıda bulunmadı. Bugünün işçilerinin çoğu 1977'nin kanlı 1 Mayısını bilmez, anımsamaz bile (36 yıl geçmiş aradan). Karabük'te, Ankara'da, İzmir'de, Çanakkale'de, Diyarbakır'da yapılan törenler 1 Mayıs kutlamaları değil midir? Gerçek, somut hedefler yerine simgesel, soyut hedefler için savaşım vermek daha çok küçük burjuva aydınların işidir. Ne yazık ki, sendika yöneticileri işçi sınıfı bilinci değil küçük burjuva bilinci taşımaktadır.
İşçilerin pek çok sorunu var: Taşeronlaşma örgütlenmeyi engelliyor, ücretler düşüyor, birçok temel gereksinimlerine (elektrik, su, gaz, akaryakıt, bg.) zam yapılıyor. Sendikalar bunun için bu denli savaşım vermiyor. Bu yıl Taksim'e giremediler, başka alanda 1Mayısı şenlik içinde kutlayamadılar. Gelecek yıl büyük olasılıkla Taksim'de 1 Mayıs kutlanabilecek, o zaman sendikacılar "biz başardık" diye ortaya çıkacak, oysa bu hiç de gerçek bir iddia olmayacak.

Ritüellere([1]) saplanmak

Bazı kötü olayları unutmamak, unutturmamak, kan davası gütmek iyi bir davranış mı, gerekli mi? Kan davası gütmenin iyi bir davranış olmadığını kamuoyunda, okullarda anlatıp dururuz. Barış nasıl sağlanır? Karşılıklı olarak bazı şeyleri göz ardı ederek, arka plana atarak yapılmaz mı? Kürtler; Koçkiri'nin, Şeyh Sait'in, Dersim'in kan davasını gütselerdi; son otuz-kırk yılda öldürülen çocuklarını bahane etselerdi, şehit aileleri ayaklansaydı barış süreci başlar mıydı? Sivas'ı, 1915'i, Kıbrıs olaylarını anımsatıp durmak halklar arası kini artırmaktan başka neye yarıyor?
Köprünün altından çok sular aktı. Asıl suçlular öldü gitti, cezasını torunlara çektirmekle adalet sağlanmaz. İşçilerin, yoksulların ritüellere gereksemesi yok., sorunlarına hemen ve somut çözüm istiyor.


[1] Ritüel: Gelenekselleşmiş ya da alışılmış daha çok dini özellikte tören; klişeleşmiş davranışlar.

BARIŞA GİDEN YOL VE İSLAMCILIK


Çözüm süreci

Kürtlerin başkaldırma hareketlerinin sayısının 29-30 olduğu söyleniyor. Sonuncusu dışında hepsi yenilgiyle sonuçlanmış. Bu hareketleri Türk aydınları, Türk emekçileri desteklememiş; Kürtlerin isteklerinin haklı olduğunu söylememiş. Sonuncusu, zafer kazanamasa da yenilgiye de uğramadan sona erecek gibi görünüyor. Öncülerinin Türkiye solu içinden çıkması nedeniyle sosyalist solun hoşgörü ve yakınlığını kazandıysa da bu hareket de Türk solunun desteğini alamadı.
Dahası, ulusalcı sol (CHP, İP, bg) onun karşısında yer aldı. Ulusalcı sol, kendi milliyetçiliğini olağan kabul edip, PKK hareketini milliyetçi olmakla suçladı. Kürt başkaldırı hareketine hiç destek vermezken, hareketin gelişmiş kapitalist devletlerden destek almasını “emperyalizm uşaklığı” olarak niteledi. CHP’yi sosyal demokrasiye yöneltmesi beklenen Kılıçdaroğlu, tersine Kemalist ulusalcılığa yönelerek Baykallaştı. Hem Alevilerin sorunlarına, hem Kürtlerin sorunlarına yabancılaştı. Öğündüğü parti literatüründe yer alan belgelerin bile tersine şeyleri savunup, ters davranışlara girdi.
AKP’nin her yaptığına kaygıyla bakan, her yaptığına “olmaz” diyen endişeli sol, şimdi girilen çözüm sürecine de “hayır” diyor. Endişeli-modernist-sol, sorunların ayırdında, ama sorunları AKP’nin çözmesini istemeyerek on yıldır, var olan durumun, bozuk düzenin yanında yer almaktadır. Türk-Kürt sorununu çözme girişimini, ABD’nin BOP planına, dahası 100 yıllık emellerine bağlamaktadır. Dünyada her şey değişirken, ABD’nin 100 yıl önceki planını aynen savunup uygulamaya girişecek denli aptal olduğunu sanmak akıllılık değildir. Daha yeni olan BOP bile Arap ayaklanmaları nedeniyle eskidi, yürürlükten kalktı. ABD’nin, CIA’in yeni planları vardır, ama öyle bir şeyin varlığından söz etmiyor ulusalcı sol.
Yüzyıllardır devlet kuramayan Kürtler (kısa süreli Mahabbat Cumhuriyeti’ni istisna kabul edersek), Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da, Irak Savaşı’ndan sonra da büyük kapitalist devletlerin ayrı devlet kurma planlarında yer almadı. Ama ulusalcı solcular, bir plan varmış gibi Güneydoğuda savaşın sona ermesine karşı çıkıyor. Ulusalcı sola göre, savaş varsa emperyalizmin oyunu, barış olacaksa o da emperyalizmin oyunu. Ne olmalı peki? Hep var olan durumun (statükonun) yanında yer almak, değişime karşı çıkmak solun görüş ve tutumu olamaz.
Bir yakınını bu savaşta yitirmiş olanların, kan davası gibi yanlış bir yol gütmesine ruhbilim bir açıklama getirebilir. Milliyetçi-ulusalcı olanların kan davası gibi yanlış bir yol gütmesine ise yalnız ırkçılık bir açıklama getirir (ırkçılık ile milliyetçilik arasına sınır çizebilen var mı?).
Herkesin bildiği gibi “en kötü barış en iyi savaştan daha iyidir”, barışı sağlayanlar gelişmiş kapitalist devletler olsa da.

İslamcılık

Eşzamanda süren öbür süreç ise İslamcı yönetim altında yürüyen anayasa değişikliği ve kurulmak istenen başkanlık sistemidir. İslamcılıkta din ile devlet (politika) birbirinden ayrılmamış durumdadır. Yani, Dilek Zaptçıoğlu’nun da yazdığı gibi, İslamcılık dünya işleriyle çok yakından ilgilidir. Ancak kendilerini Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olarak gören İslamcılar, dünya işlerini din kurallarına göre düzenlemek istiyor. Hz. Muhammed’den beri çok artırılıp katılaştırdıkları din kurallarını Allah’ın emirleri gibi ortaya sürerken, bu kuralları irdeleyen, araştıran yazı ve konuşmalara tahammülleri hiç yok. Dolayısıyla İslamcılık ideolojisi, diktatörlük rejimlerini kurulmasına üstyapıda temel olmaktadır.
AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi, ideolojik temelini İslamcılıktan almaktadır. Erdoğan, Mursi’nin uygulamak istediği (şimdilik tepkiler nedeniyle tam uygulayamıyor) otoriter başkanlığı kurmayı amaçlıyor, nispeten demokratik olan ABD tipi başkanlığı değil. Başbakanlıktaki davranışları, özgürlükçü olmadığını, başkan olursa demokratça davranmayacağını göstermektedir.
Başkanlık sistemin karşı çıkan muhalefet, anayasa yazım sürecinde sürekli kısıtlamalar önermektedir. Yani başkanlık sistemi olmasa bile, muhalefetin istediği biçimde çıkabilecek yeni anayasanın özgürlükçü demokrat olmayacağı açıktır. Özgürlüklerin ve demokratik uygulamaların kısıtlanması toplumun birçok kesimine zarar verecektir, oysa özgürlüklerin tanınması kısıtlamacı milliyetçilere hiçbir zarar vermeyecektir. Toplumu kendi beğendikleri çuvala sokmak isteyen ulusalcı ve milliyetçi-dinci kesim, yeni sorunlara yol açma hazırlığındadır.