18 Haziran 2013 Salı

GEZİ PARKI OLAYLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ II


Polis şiddeti ve demokrasi

Gezi Parkı olayları, bir kamusal alanı, devlet ve yerel yönetimin kamunun görüşünü hiç sormadan yok etme girişimiyle başladı. Bu girişime karşı nispeten küçük bir grup, bütünüyle barışçıl (pasifist) engel olma eylemi yaptı. Polisin şiddetle, hem de çok aşırı bir şiddetle eylemi sonlandırmaya çalışması toplumdaki birikimin fitilini ateşledi, direniş başladı. STK olmayan örgütler de katıldı ve direnişe başka amaçlar eklediler. Polis şiddeti artırarak sürdürünce, direniş Türkiye’nin her yanına yayıldı.

Direnişin yanında olanların büyük bölümü de, hükümet yanlıları da polisin şiddetini bir yere dek hoş görüyor, “aşırı olmamalı” diyor. Tanınmış liberallerden Prof. Atilla Yayla, şiddet kullanma tekelinin devletin elinde olduğunu ileri sürerek, yalnızca birkaç eylemcinin yaptığı şiddet olayını kınadı. Polis bir kişiyi tokatlar, yumruk atarsa “normal” karşılıyorlar, ama bir kişi, örneğin bir milletvekili bir polise tokat atarsa “suçlu” buluyorlar. “Polis tokat atar, tekmeler, copla vurur, gaz sıkar! Polis tokat atarsa öbür yanağını uzatacaksın, asla direnmeyeceksin.” Bu anlayışı şimdiki hükümet özellikle geliştirdi, ancak bu hükümetin karşıtları da benzer görüşte.

Bu anlayış asla demokratik ve özgürlükçü olmayan bir anlayıştır. Devlet, bu arada polis, halka hizmet için varsa insanlara bırakın aşırıyı, hiç şiddet uygulayamaz, uygulamamalıdır. Polisin görevi şiddet uygulamak değil, şiddeti engellemektir. Görevi, yetkisi, sorumluluğu; suç işleyen varsa, tutup adaletin karşısına çıkarmaktır, cezalandırmaya kalkışmak değildir. İzinsiz gösteri varsa, görevi yalnızca dağıtmaktır; kaçanları sokak aralarında kovalayıp, yakaladıkları tek tek kişileri topluca alabildiğine döğmek değildir. Kimse “bunlar münferit ya da istisna olaylar” demesin. Hükümetten aldığı destekle polis bunları yaygın olarak yapmaktadır. Her gösteriyi izinsiz sayıp polisin şiddete başvurması yeni yeni olayların çıkmasına yol açmaktadır. Sindirme hareketi hiçbir zaman başarıya ulaşmamaktadır.

Polis şiddeti yalnızca Türkiye’de yok. Burjuva demokrasisinin olduğu bütün ülkelerde (ABD, AB dâhil); devleti eleştiren, kınayan, suçlayan topluluklar, hatta bireyler polis ve yargı gücüyle susturulmaya çalışılmaktadır. Türkiye’yi Gezi Parkı eylemini bastırma yöntemi bahanesiyle eleştiren ülkeler hiç de ak kaşık değildir. Kapitalistlerin çıkarlarına engel olunan her yerde polis şiddeti mubah görülmektedir.

Gerçi ileri kapitalist ülkelerde de, “demokratik halk cumhuriyetleri”nde de gerçek ya da tam demokrasi (halkın kendi kendisini yönetmesi) sağlanamadı. Bu yüzden, bugün sosyalistler de, Kemalistler de, liberaller de aslında halk için demokrasi ve özgürlük istemiyor; hepsi “kendine demokrat”. İktidarda onlar olsaydı, eminim Gezi Parkı eylemcilerine karşı AKP hükümeti gibi hareket ederlerdi.

Gezi Parkı süreci

Taksim Platformu, bir sivil toplum örgütüdür; Gezi Parkı eylemleri sivil toplum hareketi olarak başlamıştır. DİSK, KESK, BARO, ODA gibi yığın örgütleri sözün gerçek anlamında sivil toplum örgütleri değildir. Çünkü bu kuruluşlar, toplumun yalnızca bir sınıf ya da tabakasının bir bölümünü kapsamakta ve onların ekonomi ağırlıklı istek ve amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sivil toplum kuruluşları ise, hükümetten tamamen bağımsız, toplumun çeşitli sınıf ve tabakalarından kişileri içinde barındıran, onların ortak demokratik istek ve amaçlarının sözcülüğünü yapan örgütlerdir.

Gezi Parkı olaylarına çeşitli partiler de katıldı. Bir bakanın dediği gibi, hükümetin polis şiddetiyle bildiğini okuma davranışı, bütün muhalifleri bir araya getirdi. Gerek partiler, gerek yığın örgütleri; direnişi belki devrime, belki hükümeti devirmeye, belki kendi çıkarlarını gerçekleştirmeye yönlendirmeye çalıştı; bunu başaramadılar. Ancak hükümet büyük bir tehlike gibi gördü. Görüşme yapıp uzlaşıyor gibi görünmeye çalıştıysa da olayları bastırmak asıl amacıydı. Nitekim bir gece baskınıyla direnişçileri dağıttı.

Barışçıl (pasif) direniş, karşı tarafı boyun eğdirmeye çalışmaz. Hiçbir hükümet, boyun eğmiş görünmek istemez. Gezi Parkı direnişçilerinin inatlaşarak, boyun eğdirerek eylemi sonuçlandırmaya çalışmamaları gerekirdi, amaca yaklaşmaları yeterliydi. “Direnelim” kararı alınmış sözlerinin söylenmesi, otoriterliğe yönelmiş Başbakanı çileden çıkardı. 120 grubun olduğu söylenen Gezi Parkı direnişçilerinin, hele radikal grupların varlığı koşulunda, karar alması zordu. Taksim Platformu, verilmiş “mahkeme kararını bekleme ve gerekirse referandum yapma” sözü karşılığında eylemi sona erdirdiğini açıklasaydı; kimsenin yenilmediği, belki kimsenin kazanmadığı da bir son olurdu.

Gezi Parkı direnişinin başlattığı eylemler sona ermedi gerçi, “duran adam” ya da duran insan biçiminde sürüyor.

4 Haziran 2013 Salı

GEZİ PARKI OLAYLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


İstanbul Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçları sökmeye başlanmasıyla olaylar patladı. Türkiye’nin büyük kentlerine yayıldı. Yazıyı yazdığım saatlerde, Gezi Park’ında sakin kalabalık vardı, ama olaylar durulmamıştı, öteki İstanbul ilçelerinde ve 67 ilde gösteriler gece gündüz sürüyordu.
İlk düşündüğüm şu oldu: Bu ağaçlar çok mu önemli? AKP hükümeti ve belediyeleri, yeşilden çok her yere yüksek bina dikmeye, en güzel yerlere cami kondurmaya çok meraklı. Bu ağaçlar, 3. köprü için kesilecek olanların yanında hiç kalır. Öyleyse ağaçlardan daha önemli bir neden var. Önderlik edenler, “Yaşama biçimimize bir müdahale olduğu için eylem yapıyoruz” diye açıklıyor. Gezi Parkı girişimi ilk müdahale mi? Hayır. Kürtaja getirilen yasak, illa ki 3 çocuk, içki yasakları, din eğitimi somut zorunluluğu, bg. önemli değil mi? “Bunlar herkesi ilgilendirmiyor, bu yasakları uygulamak o denli kolay değil” diye düşünmüş olabilir insanlar. İttihatçılarca yıkılan eski Topçu Kışlası’nın Gezi Parkı’na yeniden kurulmak istenmesi bir kesimin tepkisini çekti. Bu kesim, daha çok Beyoğlu-Şişli-Beşiktaş ve Kadıköy bölgesinde oturan, ama İstanbul’un çeşitli ilçelerinden de gelen nispeten İstanbul yerleşiği, İstanbul’un yaşantısına uyum sağlamış okumuş kesim. Bu kesim yaşamında değişiklik istemiyor. İstanbul’a son zamanlarda gelip varoşlarda oturan ve geldikleri yerin yaşam biçimini sürdürenler için ise Gezi Parkı’nın anlamı yok.
İkinci düşündüğüm, toplum açısından, ekonomi açısından daha önemli olan konularda tepkiler neden gösterilmiyor. Böyle bir konuda başlayıp yayılan bir tepki daha geçerli, daha doğru olmaz mıydı? Ne yazık ki, Türkiye toplumu bu konularda kanaatkârlığa yatıyor. Vergiler alabildiğine arttı (ücretlerin yarıdan fazlası vergiye gidiyor), işsizlik yüksek düzeylerde, işçiler sendikasızlaştırıldı, bg… tepki yok. Sağlık reformu paralı sağlığa dönüştü, özel sağlık kesimi bile hükümetin denetiminde… tepki yok.
Eylemlerin Türkiye’nin 67 iline sıçraması, gerçekte bu tepki eylemlerinin bir birikimin dışavurumu olduğunu gösteriyor. Özel yaşama bir karışırsın, iki karışırsın, üçüncüde artık insanlar dayanamaz başkaldırır. “Ben çoğunluğun temsilcisiyim, ben hükümetim, karar verir yaparım.” demek her konuda geçerli değil.
2010 referandumu ardından 2011 genel seçim başarısı, AKP hükümetine hiç çekinmeden bildiğini okuma cesaretini verdi. Başbakanın; muhalefet yanında basına, bir zamanlar reformlarına destek veren liberallere de, yani eleştiri yönelten herkese karşı aşağılayıcı ve kışkırtıcı sözler edip durması; bakanlara ve belediye başkanlarına hiç yetki vermeyip bütün kararları alması, bütün açıklamaları yapması tek adam diktatörlüğüne gidiş olarak algılanıyor. Devletin en yüksek yetkilisi olarak, toplumu kucaklayıcı söz ve davranışlar yerine bölücü söz ve davranışlarda bulunması tepkileri artırıyor.
Bu hükümet, ona destek veren dinci kesim neden böyle davranıyor? Onların demokrat olduğu söylenemez, herkesin kendine demokrat olduğu kadar demokratlar. İstedikleri hakları elde ettiler, demokratlıkları sona erdi. Ancak öç alma davranışına girmeleri toplumu geriyor. Evet, öç alma duyguları güçlü, çünkü 1923’ten beri kimi istekleri yönünden baskı altında tutuldular. Devlet hiçbir zaman dini ve ibadeti engellemedi, ama yaşamı din dışı biçimde düzenledi. Laik olmayan isteklerde bulunanları baskı altına aldı. AKP iktidarının ilk yıllarında, özgürlükçü kesimin desteklediği reformları yapmaya giriştiğinde de statükocu laik kesim, ordu, yüksek yargı engellemeye girişti, aşağılayıcı sözlerle. Yani diyalog kurmayı hiç denemedi. Geniş olan bu kesimin, muhalefetin bugün hükümetten diyalog istemesi ruhbilime aykırı bir beklentidir. Rüzgâr eken fırtına biçer, bugün olanların sorumluluğunun bir bölümü, Şair’in dediği gibi “suçun birazı da sende” laik muhalif arkadaşım.
Başbakan öteki partilerin liderlerine veryansın edebilir, muhalefet liderleri de ona veryansın ediyor. Ama masum ve olağan tepkiler olarak başlayan gösterileri şiddetle bastırmaya çalışması öç alma duygularını aşan bir kini ifade ediyor. Hükümet, “Türkiye’de işkence yok” diyor, ama televizyon ekranlarından gördüğümüze göre işkence açık açık yapılıyor. Yürümek, slogan atmak suç sayılıyor; cezasını mahkemeye gerek olmadan polis veriyor: Alabildiğine döğmek, yüzüne gaz sıkmak, tomaları üstlerine sürmek. Polisin görevi insanların “yasak” alana girmesini önlemek mi, yargı yerine davranıp cezalandırmak mı? Hükümetin polise verdiği sonsuz destek, yargıyı geri plana itti; polis kaçanları kovalayıp kıstırarak düşmana saldırır gibi saldırıp kırıp döküyor. Hükümetin ve devletçi kesimin polisin yaptıklarını hoşgörüyle karşılaması, buna karşılık kendini korumaya çalışan göstericileri suçlu göstermesi, polisin işkence yapmasının önünü açıyor.
Cumhuriyet mitingleri böyle değildi, haklı gerekçesi var denemezdi. Taşıma yığınlarla üç büyük ilde yapıldı. Bugünkü gösteriler Türkiye’nin her bölgesine yayılmış durumda, çünkü haklı gerekçeye dayanıyor.