15 Temmuz 2018 Pazar

HARARI, ECO VE FAŞİZM

Dr. Alişan Özdemir

Homo Deyus yazarı Yuval Noah Harari’nin «Faşizmde insanları çeken şey ne ve verileriniz bunu nasıl etkileyebilir?» başlıklı TED konuşmasını dinledim. Harari, ulusçuluk ile faşizm arasında büyük fark olduğunu söylüyor. Harari bir duruma dikkat çekiyor: Ulusçuluk ve uluslar oluşmasaydı, kabileler kargaşası içinde yaşardık. Nitekim Kongo, Somali ve Afganistan gibi ulusçuluğun zayıf olduğu ülkelerde şiddet ve fakirlikle karşılaşıyoruz. İsveç, Japonya, İsviçre gibi refah ülkelerinde ise güçlü bir ulusçuluk algısı olduğunu görüyoruz.

Toplumlar tarihi açısından ulusun oluşumunun, kabile aşamasından sonra geldiği doğrudur. Harari’nin ulusçuluğun tanımı şöyle: Ulusçuluk, ulusumun ve ülkemin (yurdumun) çok iyi ve güzel olduğunu ve benim ona karşı özel yükümlülüklerim bulunduğunu ileri sürer.
Faşizm ise, ulusumun öteki uluslardan üstün (ırkçılık), ülkemin öteki ülkelerden önemli olduğunu öne sürer. Ulusal kimlik dışındaki bütün tanımları reddeder. Her şey ülke adına feda edilebilir ve her şey yapılabilir. «Söz konusu olan vatan ise gerisi teferruattır» der. Faşizmde sanattan eğitime her şey ulusun çıkarlarına hizmet edip etmediğine göre değerlendirilir.

Harari’nin, ulusçular ile faşistleri kesin biçimde ayırmasına katılmıyorum. Ulusçuluk ile ırkçılık arasındaki sınır nerede duruyor? Aralarında aşılmaz bir duvar mı var? Buna değinmiyor, dolayısıyla bir sorun olacağını kabul etmiyor. Oysa, faşistler ulusçular arasından çıkmaktadır, başka yönden bakarsak, ulusçular faşistlere her zaman destek olmuştur. Ulusçuluktan ırkçılığa ve faşizme geçmek kolaydır. Ulusçu hükumetler; tutucu, sıkı denetimli olmuştur ve «faşizm geldi mi tereddüdü» oluşturmuştur. İnsanların, tüm insanlara sevgi ve saygı gösterilmesi gerektiği öğretilmeli ve benimsetilmelidir. Her ülke güzel ve önemlidir.

Harari’ye göre, Faşizm, insanların sorunları görmezden gelme ve hayatı kendileri için kolaylaştırma eğilimlerinden doğar. Ancak, yeni çağın faşizmi yeni, çağdaş kurallar ve araçlarla gelecektir. Bilişim teknolojileri veriye dayalı diktatörlükler yaratacaktır. Yeni faşizm veriyi kullanarak neyi sevip sevmediğimizi bilecek ve ardından neyi sevip sevmeyeceğimizi belirleyecektir. Temsili demokrasi, duygusal bir kukla tiyatrosuna dönüşecektir. Her şeyi belirleyecek olan, verinin kimin elinde ve denetiminde olacağıdır.

Harari’nin bu öngörüleri dikkate alınmalıdır. Bunun yanında, Umberto Eco’nun faşizme ilişkin çözümlemesi de önemlidir:
1. Gelenek kültüne sahiptir. Faşist hareketlerde gelenekçi düşünürleri görürüz. Naziler gelenekçi öğelerden beslenmişlerdir.
2. Modernizmi reddeder. Aydınlanma (akıl çağı), ahlaksızlığın başlangıcı olarak görülür.
3. Düşünmeyi, zayıflık olarak görür. Hareket kendi içinde güzeldir ve düşünmeden yerine getirilmelidir.
4. Anlaşmazlığı ihanet olarak yorumlar. Eleştirel ruh ayrımlar yapar ve bu modernizmin bir işaretidir.
5. Farklılık korkusuna sahiptir. Faşizm tanımı gereği ırkçıdır.
6. Sosyal hüsranı kullanır. Ekonomik krizin ve siyasi küçük düşürülmenin acısını çeken orta sınıfın desteğine dayanır.
7. Gizli planlara muhtaçtır. Takipçilerinin kendilerini kuşatılmış hissetmelerini ister. Bunun en kolay yolu da yabancı düşmanlığına başvurmaktır.
8. Düşmanlarını zenginlik ve gücüyle aşağılar. Söylemdeki sürekli geçişlerle düşmanlar aynı anda hem çok güçlü hem de çok zayıftır.
9. Barışçılığı düşmanla ticaret olarak görür.
10. Güçsüzü küçük görür. «Seçkin olmak» aşırı sağcı ideolojilerin tipik özelliklerindendir.
11. Herkesi kahraman olmak için eğitir. Kahramanlık normdur ve bu durum ölüm kültüne sıkı sıkıya bağlıdır.
12. Maçoluğu ve silahlanmayı savunur. Maçoluk kadınları küçümseme ve standart olmayan cinsel davranışlara karşı hoşgörüsüzlüktür.
13. Seçici popülizmi kullanır. Geleceğimizde televizyon ya da İnternet popülizmi yatıyor. Seçilmiş bir küme yurttaşın duygusal tepkilerini «halkın sesi» olarak sunar ve kabul eder.
14. Aldatıcı bir dil kullanır. Eleştirel düşünmenin araçlarını sınırlandırmak için okul kitaplarında zayıf kelime dağarcığı ve basit söz dizimi kullanılır.


14 Nisan 2018 Cumartesi

ABD'NİN SURİYE'YE SALDIRMASI


     
Kendi toplumları içinde zor durumda kalan ABD, Birleşik Krallık ve Fransa hükumetleri, Birleşmiş Milletler kararı olmaksızın Suriye'nin devlet denetiminde olan bölgedeki önemli yerleri bombaladılar. Böylece BM'nin, büyük kapitalist güçler karşısında etkili olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Büyük güçlerin Suriye'ye saldırmasının nedeni neydi? Kanıtlanmayan bir haber: Doğu Guta'da kimyasal gaz kullanılmış. Bu tür haberlerin asılsız olduğu daha önce anlaşılmıştı. Ayrıca ABD Başkanı, Suriye'de kalmalarının nedeni olarak İslam Devleti'ni (İD, İŞİD, DAEŞ, DAİŞ, vb) gösteriyordu. Suriye Devleti de İD'e karşı savaşmıyor mu? Savaşıyor. Guta'da kimler egemendi? Cihatçı terör örgütleri. Politika, özellikle uluslar arası politika yalanlar üstüne kurulu.
     Askeri uzmanların açıklamasına göre, kimyasal gazlar ancak havadan uçak, helikopter, füze gibi araçlarla atılabilir. O zaman en az 500-1000 kişinin etkilenmesi gerekir. Beyaz Bereliler'e dayanılarak söylenene göre Duma'da 80 kişi etkilenmiş (sansasyon için çocuklar ön plana çıkarılmış). Burada bir mizansen olduğu ortaya çıkıyor, gaz kullanılmışsa bile bunu Suriye'nin yapmadığı anlaşılıyor.
    Büyük kapitalist devletlerin, küçük devletlerle, politik örgütlerle ve silahlı örgütlerle (cihatçı ve cihatçı olmayan) keyiflerince oynadıkları açık. Bunların haksız saldırısı karşısında Suriye Devleti bir şey yapamadığı gibi, Rusya ve Çin de seyirci kaldı (belki müdahaleyi sınırlamayı başardılar). PYD/YPG'nin durumu da acıklıdır. İD'e karşı savaşta YPG'yi kullanan ABD, Türkiye'nin Afrin hareketi sırasında PYD'nin yanında yer almadı. Benzer biçimde Rusya da YPG'yi yalnız bırakmayı seçti. Yarın ABD Suriye'den çekilirse, PYD/YPG Rojava'da da yalnız kalacak gibi görünüyor.
    ABD-Birleşik Krallık-Fransa saldırısına karşı, Aydınlık Gazetesi ve Vatan Partisi doğru bir tutum takındı. Her zaman iktidarın yanında yer alan Perinçekçiler, AKP'nin desteklemesine rağmen, harekete karşı çıktı ve "emperyalist saldırı" olarak nitelediler. AKP yandaşları içinde de karşı çıkanlar var (ne zamana kadar bilinmez), Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül bunlardan biri. Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı, bu üç devletin Rusya karşıtlığına dikkati çekiyor: "Pardon, Rusya imparatorluğu [SSCB] çökmeden önce, Batı - Rusya çatışmasının kılıfı 'hür dünya komünizme karşı' idi. Türkiye 60 yıl bunun aleti olarak kullanıldı. Rusya çöktü, durumda bir değişiklik yok. Kapitalist Rusya yine düşman! Demek mesele ülkeleri, bölgeleri, tüm piyasaları emperyalist sömürü mengenesi içinde tutmakmış!" Esad düşmanlığının, büyük kapitalist devletleri destekler duruma düşmesi bir paradokstur.
     Yalana dayalı "özgürlük getirmek", Irak'ta kaos yarattı. Aynı hareketin Suriye'yi de kaosa sokacağı açıktır. Tüm dış güçlerin elini Suriye'den çekmesi, cihatçı örgütlerin kovulması ile Suriye halkının Suriye'nin geleceğini belirlemesi en iyi yol olarak görünüyor.