İstanbul Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçları sökmeye
başlanmasıyla olaylar patladı. Türkiye’nin büyük kentlerine yayıldı. Yazıyı
yazdığım saatlerde, Gezi Park’ında sakin kalabalık vardı, ama olaylar
durulmamıştı, öteki İstanbul ilçelerinde ve 67 ilde gösteriler gece gündüz
sürüyordu.
İlk düşündüğüm şu oldu: Bu ağaçlar çok mu önemli? AKP
hükümeti ve belediyeleri, yeşilden çok her yere yüksek bina dikmeye, en güzel
yerlere cami kondurmaya çok meraklı. Bu ağaçlar, 3. köprü için kesilecek
olanların yanında hiç kalır. Öyleyse ağaçlardan daha önemli bir neden var.
Önderlik edenler, “Yaşama biçimimize bir müdahale olduğu için eylem yapıyoruz”
diye açıklıyor. Gezi Parkı girişimi ilk müdahale mi? Hayır. Kürtaja getirilen
yasak, illa ki 3 çocuk, içki yasakları, din eğitimi somut zorunluluğu, bg.
önemli değil mi? “Bunlar herkesi ilgilendirmiyor, bu yasakları uygulamak o
denli kolay değil” diye düşünmüş olabilir insanlar. İttihatçılarca yıkılan eski
Topçu Kışlası’nın Gezi Parkı’na yeniden kurulmak istenmesi bir kesimin
tepkisini çekti. Bu kesim, daha çok Beyoğlu-Şişli-Beşiktaş ve Kadıköy bölgesinde
oturan, ama İstanbul’un çeşitli ilçelerinden de gelen nispeten İstanbul
yerleşiği, İstanbul’un yaşantısına uyum sağlamış okumuş kesim. Bu kesim
yaşamında değişiklik istemiyor. İstanbul’a son zamanlarda gelip varoşlarda
oturan ve geldikleri yerin yaşam biçimini sürdürenler için ise Gezi Parkı’nın
anlamı yok.
İkinci düşündüğüm, toplum açısından, ekonomi açısından daha
önemli olan konularda tepkiler neden gösterilmiyor. Böyle bir konuda başlayıp
yayılan bir tepki daha geçerli, daha doğru olmaz mıydı? Ne yazık ki, Türkiye
toplumu bu konularda kanaatkârlığa yatıyor. Vergiler alabildiğine arttı
(ücretlerin yarıdan fazlası vergiye gidiyor), işsizlik yüksek düzeylerde,
işçiler sendikasızlaştırıldı, bg… tepki yok. Sağlık reformu paralı sağlığa
dönüştü, özel sağlık kesimi bile hükümetin denetiminde… tepki yok.
Eylemlerin Türkiye’nin 67 iline sıçraması, gerçekte bu tepki
eylemlerinin bir birikimin dışavurumu olduğunu gösteriyor. Özel yaşama bir
karışırsın, iki karışırsın, üçüncüde artık insanlar dayanamaz başkaldırır. “Ben
çoğunluğun temsilcisiyim, ben hükümetim, karar verir yaparım.” demek her konuda
geçerli değil.
2010 referandumu ardından 2011 genel seçim başarısı, AKP
hükümetine hiç çekinmeden bildiğini okuma cesaretini verdi. Başbakanın;
muhalefet yanında basına, bir zamanlar reformlarına destek veren liberallere
de, yani eleştiri yönelten herkese karşı aşağılayıcı ve kışkırtıcı sözler edip
durması; bakanlara ve belediye başkanlarına hiç yetki vermeyip bütün kararları
alması, bütün açıklamaları yapması tek adam diktatörlüğüne gidiş olarak
algılanıyor. Devletin en yüksek yetkilisi olarak, toplumu kucaklayıcı söz ve
davranışlar yerine bölücü söz ve davranışlarda bulunması tepkileri artırıyor.
Bu hükümet, ona destek veren dinci kesim neden böyle
davranıyor? Onların demokrat olduğu söylenemez, herkesin kendine demokrat
olduğu kadar demokratlar. İstedikleri hakları elde ettiler, demokratlıkları
sona erdi. Ancak öç alma davranışına girmeleri toplumu geriyor. Evet, öç alma
duyguları güçlü, çünkü 1923’ten beri kimi istekleri yönünden baskı altında
tutuldular. Devlet hiçbir zaman dini ve ibadeti engellemedi, ama yaşamı din
dışı biçimde düzenledi. Laik olmayan isteklerde bulunanları baskı altına aldı.
AKP iktidarının ilk yıllarında, özgürlükçü kesimin desteklediği reformları
yapmaya giriştiğinde de statükocu laik kesim, ordu, yüksek yargı engellemeye
girişti, aşağılayıcı sözlerle. Yani diyalog kurmayı hiç denemedi. Geniş olan bu
kesimin, muhalefetin bugün hükümetten diyalog istemesi ruhbilime aykırı bir
beklentidir. Rüzgâr eken fırtına biçer, bugün olanların sorumluluğunun bir
bölümü, Şair’in dediği gibi “suçun birazı da sende” laik muhalif arkadaşım.
Başbakan öteki partilerin liderlerine veryansın edebilir,
muhalefet liderleri de ona veryansın ediyor. Ama masum ve olağan tepkiler
olarak başlayan gösterileri şiddetle bastırmaya çalışması öç alma duygularını
aşan bir kini ifade ediyor. Hükümet, “Türkiye’de işkence yok” diyor, ama
televizyon ekranlarından gördüğümüze göre işkence açık açık yapılıyor. Yürümek,
slogan atmak suç sayılıyor; cezasını mahkemeye gerek olmadan polis veriyor:
Alabildiğine döğmek, yüzüne gaz sıkmak, tomaları üstlerine sürmek. Polisin
görevi insanların “yasak” alana girmesini önlemek mi, yargı yerine davranıp
cezalandırmak mı? Hükümetin polise verdiği sonsuz destek, yargıyı geri plana
itti; polis kaçanları kovalayıp kıstırarak düşmana saldırır gibi saldırıp kırıp
döküyor. Hükümetin ve devletçi kesimin polisin yaptıklarını hoşgörüyle
karşılaması, buna karşılık kendini korumaya çalışan göstericileri suçlu
göstermesi, polisin işkence yapmasının önünü açıyor.
Cumhuriyet mitingleri böyle değildi, haklı gerekçesi var
denemezdi. Taşıma yığınlarla üç büyük ilde yapıldı. Bugünkü gösteriler
Türkiye’nin her bölgesine yayılmış durumda, çünkü haklı gerekçeye dayanıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.