4 Haziran 2013 Salı

GEZİ PARKI OLAYLARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


İstanbul Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçları sökmeye başlanmasıyla olaylar patladı. Türkiye’nin büyük kentlerine yayıldı. Yazıyı yazdığım saatlerde, Gezi Park’ında sakin kalabalık vardı, ama olaylar durulmamıştı, öteki İstanbul ilçelerinde ve 67 ilde gösteriler gece gündüz sürüyordu.
İlk düşündüğüm şu oldu: Bu ağaçlar çok mu önemli? AKP hükümeti ve belediyeleri, yeşilden çok her yere yüksek bina dikmeye, en güzel yerlere cami kondurmaya çok meraklı. Bu ağaçlar, 3. köprü için kesilecek olanların yanında hiç kalır. Öyleyse ağaçlardan daha önemli bir neden var. Önderlik edenler, “Yaşama biçimimize bir müdahale olduğu için eylem yapıyoruz” diye açıklıyor. Gezi Parkı girişimi ilk müdahale mi? Hayır. Kürtaja getirilen yasak, illa ki 3 çocuk, içki yasakları, din eğitimi somut zorunluluğu, bg. önemli değil mi? “Bunlar herkesi ilgilendirmiyor, bu yasakları uygulamak o denli kolay değil” diye düşünmüş olabilir insanlar. İttihatçılarca yıkılan eski Topçu Kışlası’nın Gezi Parkı’na yeniden kurulmak istenmesi bir kesimin tepkisini çekti. Bu kesim, daha çok Beyoğlu-Şişli-Beşiktaş ve Kadıköy bölgesinde oturan, ama İstanbul’un çeşitli ilçelerinden de gelen nispeten İstanbul yerleşiği, İstanbul’un yaşantısına uyum sağlamış okumuş kesim. Bu kesim yaşamında değişiklik istemiyor. İstanbul’a son zamanlarda gelip varoşlarda oturan ve geldikleri yerin yaşam biçimini sürdürenler için ise Gezi Parkı’nın anlamı yok.
İkinci düşündüğüm, toplum açısından, ekonomi açısından daha önemli olan konularda tepkiler neden gösterilmiyor. Böyle bir konuda başlayıp yayılan bir tepki daha geçerli, daha doğru olmaz mıydı? Ne yazık ki, Türkiye toplumu bu konularda kanaatkârlığa yatıyor. Vergiler alabildiğine arttı (ücretlerin yarıdan fazlası vergiye gidiyor), işsizlik yüksek düzeylerde, işçiler sendikasızlaştırıldı, bg… tepki yok. Sağlık reformu paralı sağlığa dönüştü, özel sağlık kesimi bile hükümetin denetiminde… tepki yok.
Eylemlerin Türkiye’nin 67 iline sıçraması, gerçekte bu tepki eylemlerinin bir birikimin dışavurumu olduğunu gösteriyor. Özel yaşama bir karışırsın, iki karışırsın, üçüncüde artık insanlar dayanamaz başkaldırır. “Ben çoğunluğun temsilcisiyim, ben hükümetim, karar verir yaparım.” demek her konuda geçerli değil.
2010 referandumu ardından 2011 genel seçim başarısı, AKP hükümetine hiç çekinmeden bildiğini okuma cesaretini verdi. Başbakanın; muhalefet yanında basına, bir zamanlar reformlarına destek veren liberallere de, yani eleştiri yönelten herkese karşı aşağılayıcı ve kışkırtıcı sözler edip durması; bakanlara ve belediye başkanlarına hiç yetki vermeyip bütün kararları alması, bütün açıklamaları yapması tek adam diktatörlüğüne gidiş olarak algılanıyor. Devletin en yüksek yetkilisi olarak, toplumu kucaklayıcı söz ve davranışlar yerine bölücü söz ve davranışlarda bulunması tepkileri artırıyor.
Bu hükümet, ona destek veren dinci kesim neden böyle davranıyor? Onların demokrat olduğu söylenemez, herkesin kendine demokrat olduğu kadar demokratlar. İstedikleri hakları elde ettiler, demokratlıkları sona erdi. Ancak öç alma davranışına girmeleri toplumu geriyor. Evet, öç alma duyguları güçlü, çünkü 1923’ten beri kimi istekleri yönünden baskı altında tutuldular. Devlet hiçbir zaman dini ve ibadeti engellemedi, ama yaşamı din dışı biçimde düzenledi. Laik olmayan isteklerde bulunanları baskı altına aldı. AKP iktidarının ilk yıllarında, özgürlükçü kesimin desteklediği reformları yapmaya giriştiğinde de statükocu laik kesim, ordu, yüksek yargı engellemeye girişti, aşağılayıcı sözlerle. Yani diyalog kurmayı hiç denemedi. Geniş olan bu kesimin, muhalefetin bugün hükümetten diyalog istemesi ruhbilime aykırı bir beklentidir. Rüzgâr eken fırtına biçer, bugün olanların sorumluluğunun bir bölümü, Şair’in dediği gibi “suçun birazı da sende” laik muhalif arkadaşım.
Başbakan öteki partilerin liderlerine veryansın edebilir, muhalefet liderleri de ona veryansın ediyor. Ama masum ve olağan tepkiler olarak başlayan gösterileri şiddetle bastırmaya çalışması öç alma duygularını aşan bir kini ifade ediyor. Hükümet, “Türkiye’de işkence yok” diyor, ama televizyon ekranlarından gördüğümüze göre işkence açık açık yapılıyor. Yürümek, slogan atmak suç sayılıyor; cezasını mahkemeye gerek olmadan polis veriyor: Alabildiğine döğmek, yüzüne gaz sıkmak, tomaları üstlerine sürmek. Polisin görevi insanların “yasak” alana girmesini önlemek mi, yargı yerine davranıp cezalandırmak mı? Hükümetin polise verdiği sonsuz destek, yargıyı geri plana itti; polis kaçanları kovalayıp kıstırarak düşmana saldırır gibi saldırıp kırıp döküyor. Hükümetin ve devletçi kesimin polisin yaptıklarını hoşgörüyle karşılaması, buna karşılık kendini korumaya çalışan göstericileri suçlu göstermesi, polisin işkence yapmasının önünü açıyor.
Cumhuriyet mitingleri böyle değildi, haklı gerekçesi var denemezdi. Taşıma yığınlarla üç büyük ilde yapıldı. Bugünkü gösteriler Türkiye’nin her bölgesine yayılmış durumda, çünkü haklı gerekçeye dayanıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.