21 Ağustos 2016 Pazar

İNSANLAR ARASINDAKİ BU AYRI GAYRI NEDİR?


Gerek bilimde gerek felsefede, insan, hayvan cinsinin bir alt türü olarak kabul edilir. Ancak felsefe, insanın gittikçe hayvanlıktan uzaklaştığı ve uzaklaşması gerektiği görüşündedir. Bence, insan, canlı cinsinin bitki ve hayvandan sonra ortaya çıkan üçüncü türüdür. Geriye baktığımızda, ilk insanların çok “ilkel” olduğunu, evrimleşerek bugünkü durumuna (düzeyine) geldiğini görürüz. Bu oluşa, antropoloji bağlamında “ilkellikten uzaklaşma”, toplumbilim bağlamında “uygarlaşma”, felsefe bağlamında “insanlaşma” denebilir.
Birçok düşünür, insanı tek olarak ele alır. Marx ise toplumsal bir varolan olarak görür. Toplumsal varolan olma özelliği, kuşkusuz ilkellikten uzaklaşma oluşumu sonucu ortaya çıkmıştır. Şöyle de denebilir, toplumsallaşma olmasaydı, insan ilkellikten uzaklaşamazdı, “insan”dan söz edemezdik. Toplumsallaşarak insanlaşma evrimi (oluşu), henüz bitmemiştir. Tam insandan ya da gerçek insandan uzağız henüz.
Marx, toplumsal var olma özelliği üzerinde çok durur. Ancak “Toplumsal insan, gerçek insan ya da Nietzsche’nin deyimiyle üst insan yaygın olarak oluştu mu?” diye sorarsanız, yanıt “Hayır” olacaktır. Beni bu konuyu düşünmeye iten, küçük İskender’in bir yazısı oldu (Sabitfikir 65, Temmuz 2016). İskender şöyle diyor yazısında; “…insan bencil ve lüzumsuz bir canlıdır. Asla da sosyal değildir. Kendi iktidarı için şart olduğundan ilişki kurar. Cepheleşmek, ittifak ve gruplaşmak hep bir çıkar ve savunma uğrunadır.” Neden böyle? Çünkü “...benzerlerimizle rekabet ederken dışarıdakine tahammül zaten aşırı bir iyi niyet göstergesidir ki ötekinin meşruluğunu tanımak bile yeterli zulüm sayılabilir.” küçük İskender, gerçekliği abartıyor kuşkusuz. Tüm insanlar toplum içinde yaşamak zorunluluğundadır, bu anlamda “sosyal”dir. Ama genel olarak ilkellikten uzaklaşmanın yeterli olmadığı ve çoğu insanın ilkellere yakın zekâ ve davranış içinde olduğu söylenebilir. Bu nedenledir ki; insanlar iktidarı için şart olduğundan ilişki kurar; çıkar ve savunma uğruna cepheleşir, ittifaklar kurar ve gruplaşır; benzerleriyle yarışırken ötekinin meşruluğunu tanımak bile zulüm olur. Böyle davranan insan görünüşlü canlı, henüz insanlaşamamış demektir; ister solcu olsun ister sağcı, ister aydın olsun ister cahil, ister laik olsun ister dindar, ister Türk olsun ister Kürt.
İnsan, ilkellikten uzaklaşmamış da olsa, ne isteyeceğini toplumdan öğrenir. İstek, davranış ve eylemlerinin belirleyicileri, yaklaşık % 5 oranında genleri, % 95 oranında çevresidir. Canlı kalmak için zorunlu olan şeyleri (yiyecek, içecek, barınak, giyecek) istemek, % 5'in içindedir. Zenginlik, saygınlık - egemenlik ve bilgi istekleri ise toplum içinde yaşamaktan kaynaklanır ve çevreden öğrenilir. Herkesin içinde değişik bir toplum kaynaklı istekler karışımı vardır: Kiminde zengin olma isteği, kiminde saygın ya da egemen olma isteği, kiminde bilgi edinme isteği ön alandadır. Öte yandan "haz" almak, gerek genlerden gelen, gerek toplum tarafından öğretilen bir özelliktir. İnsan, haz veren nesne ve eylemleri seçer, gerçekleştirmeye çalışır; acıdan kaçar.
İlkellikten çok uzaklaşmamış olan toplumsal insan hâlâ bencil (egoist, selfish) ve benmerkezci (egocentric) davranmaktadır. Her insanın tahminen % 10’u özgeci, % 90’ı bencildir. İnsanların belki % 10'unda empati ve özgecilik ön alandadır, % 90'ında ise bencillik. Toplumda özgecilik yaygın olursa, insan özgeciliği öğrenir ve ona göre isteklerde bulunur. Yahut uygun bir çevre oluşturursa ya da kendisini uygun bir çevrede bulursa, özgecilik özelliğini geliştirebilir. Ne yazık ki, uygun çevre bulmak ya da oluşturmak çok zor. İşsizliği hiç yok etmeden ilerleyen kapitalist üretim, çalışanları birbirine rakip duruma getirmektedir. Bir yanda işsizlik, öbür yanda yükselememe korkusu, bencilliği öne çıkarmaktadır. Bu koşulda özgeci davranan, çıkar sağlayamamaktadır.
Politika ortamı farklı mı? Orada daha büyük yarış var; kazanmak için çamur atma, hakaret, yalan almış başını gidiyor. Görüş üstünlüğü ve başarılarıyla halk desteğini almak yerine, halkı bölüp birbirine düşman yapmak, yanlışlarına karşın yandaşlarını fanatikleştirmek “tek yol” olarak uygulanıyor. Sorun onlar için insanların yararına iş yapmak, halkın kendi kendisini yönetmesini sağlamak, özgürlük ve barış ortamı oluşturmak, vb. değildir. Sorun onlar için, hep iktidarda kalmak, kendisine ve destekçilerine çıkar sağlamaktır. Partiler, demokrasinin olmazsa olmazı sayılır; ama demokrasiyi baltalayan da partilerdir. Her parti yandaşı, öbür partilileri düşman olarak görmekte ve iyi yönetişim için bir araya gelmeyi reddetmektedir.
Bir ülkede ayrılıkçı gerillalar varsa, onlar “bölücü” olarak adlandırılır. Oysa gerçek bölücüler partiler, parti başkanlarıdır; kulüp başkanları gibi. Birkaç Galatasaraylı, bir Fenerbahçeliyi görünce ya da tersi durumda saldırıp dövmektedir. Sanki karşısındaki, düşman ülkenin yurttaşı. Partiler arasında da özdeş bir durum vardır: “Onlarla asla bir araya gelemeyiz!”. Geçek bölücülük bu tutum değil midir? Laikler ile dindarlar bir araya gelemez, milliyetçiler ile milliyetçi olmayanlar birlikte eylem yapamaz, Türkler ile Kürtler birbirini düşman sayar, vb. Sınırları belirsiz olan bu bölücülük, sınırları belirli olan ayrılıkçılıktan daha tehlikelidir. Çünkü insanlar evlerinde bile korkarak yaşamaktadır. Bu saptama, sağ partiler için de geçerli, sol partiler için de.
Henüz “tam” insanlaşamamış insanlar, toplum içindeler, ama toplumun farkında değiller; iyilik yapmaktan söz ederler, ama bencil davranırlar; düşünce özgürlüğünü savunurlar, ama yalnızca kendi özgürlüklerinin ardındadırlar, başkaları için özgürlük istemezler. Sağ ya da sol olması fark etmiyor, partililer, kendileri gibi düşünüp eylem yapmayanlara karşı hoşgörüsüzdür. İstenmeyen bir durum, ama İskender’in yazdığı gibi bir gerçeklik bu. Tüm bunlar, henüz ilkellikten uzaklaşamadığımızı, uygarlaşamadığımızı, kısacası insanlaşamadığımızı gösteriyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.