Gerek
bilimde gerek felsefede, insan, hayvan cinsinin bir alt türü olarak
kabul edilir. Ancak felsefe, insanın gittikçe hayvanlıktan
uzaklaştığı ve uzaklaşması gerektiği görüşündedir. Bence,
insan, canlı cinsinin bitki ve hayvandan sonra ortaya çıkan üçüncü
türüdür. Geriye baktığımızda, ilk insanların çok “ilkel”
olduğunu, evrimleşerek bugünkü durumuna (düzeyine) geldiğini
görürüz. Bu oluşa, antropoloji bağlamında “ilkellikten
uzaklaşma”, toplumbilim bağlamında “uygarlaşma”, felsefe
bağlamında “insanlaşma”
denebilir.
Birçok
düşünür, insanı tek olarak ele alır. Marx ise toplumsal bir
varolan olarak görür. Toplumsal varolan olma özelliği, kuşkusuz
ilkellikten uzaklaşma oluşumu sonucu ortaya çıkmıştır. Şöyle
de denebilir, toplumsallaşma olmasaydı, insan ilkellikten
uzaklaşamazdı, “insan”dan
söz edemezdik. Toplumsallaşarak insanlaşma evrimi (oluşu), henüz
bitmemiştir. Tam insandan ya da gerçek insandan uzağız henüz.
Marx,
toplumsal var olma özelliği üzerinde çok durur. Ancak “Toplumsal
insan, gerçek insan ya da Nietzsche’nin deyimiyle üst insan
yaygın olarak oluştu mu?” diye sorarsanız, yanıt “Hayır”
olacaktır. Beni bu konuyu düşünmeye iten, küçük İskender’in
bir yazısı oldu (Sabitfikir 65, Temmuz 2016). İskender şöyle
diyor yazısında; “…insan bencil ve lüzumsuz bir canlıdır.
Asla da sosyal değildir. Kendi iktidarı için şart olduğundan
ilişki kurar. Cepheleşmek, ittifak ve gruplaşmak hep bir çıkar
ve savunma uğrunadır.” Neden böyle? Çünkü “...benzerlerimizle
rekabet ederken dışarıdakine tahammül zaten aşırı bir iyi
niyet göstergesidir ki ötekinin meşruluğunu tanımak bile yeterli
zulüm sayılabilir.” küçük İskender, gerçekliği abartıyor
kuşkusuz. Tüm insanlar toplum içinde yaşamak zorunluluğundadır,
bu anlamda “sosyal”dir. Ama genel olarak ilkellikten uzaklaşmanın
yeterli olmadığı ve çoğu insanın ilkellere yakın zekâ ve
davranış içinde olduğu söylenebilir. Bu nedenledir ki; insanlar
iktidarı için şart olduğundan ilişki kurar; çıkar ve savunma
uğruna cepheleşir, ittifaklar kurar ve gruplaşır; benzerleriyle
yarışırken ötekinin meşruluğunu tanımak bile zulüm olur.
Böyle davranan insan görünüşlü canlı, henüz insanlaşamamış
demektir; ister solcu olsun ister sağcı, ister aydın olsun ister
cahil, ister laik olsun ister dindar, ister Türk olsun ister Kürt.
İnsan,
ilkellikten uzaklaşmamış da olsa, ne isteyeceğini toplumdan
öğrenir. İstek, davranış ve eylemlerinin belirleyicileri,
yaklaşık % 5 oranında genleri, % 95 oranında çevresidir. Canlı
kalmak için zorunlu olan şeyleri (yiyecek, içecek, barınak,
giyecek) istemek, % 5'in içindedir. Zenginlik, saygınlık -
egemenlik ve bilgi istekleri ise toplum içinde yaşamaktan
kaynaklanır ve çevreden öğrenilir. Herkesin içinde değişik bir
toplum kaynaklı istekler karışımı vardır: Kiminde zengin olma
isteği, kiminde saygın ya da egemen olma isteği, kiminde bilgi
edinme isteği ön alandadır. Öte yandan "haz" almak,
gerek genlerden gelen, gerek toplum tarafından öğretilen bir
özelliktir. İnsan, haz veren nesne ve eylemleri seçer,
gerçekleştirmeye çalışır; acıdan kaçar.
İlkellikten
çok uzaklaşmamış olan toplumsal insan hâlâ bencil (egoist,
selfish) ve benmerkezci (egocentric) davranmaktadır. Her insanın
tahminen % 10’u özgeci, % 90’ı bencildir. İnsanların belki %
10'unda empati ve özgecilik ön alandadır, % 90'ında ise
bencillik. Toplumda özgecilik yaygın olursa, insan özgeciliği
öğrenir ve ona göre isteklerde bulunur. Yahut uygun bir çevre
oluşturursa ya da kendisini uygun bir çevrede bulursa, özgecilik
özelliğini geliştirebilir. Ne yazık ki, uygun çevre bulmak ya da
oluşturmak çok zor. İşsizliği hiç yok etmeden ilerleyen
kapitalist üretim, çalışanları birbirine rakip duruma
getirmektedir. Bir yanda işsizlik, öbür yanda yükselememe
korkusu, bencilliği öne çıkarmaktadır. Bu koşulda özgeci
davranan, çıkar sağlayamamaktadır.
Politika
ortamı farklı mı? Orada daha büyük yarış var; kazanmak için
çamur atma, hakaret, yalan almış başını gidiyor. Görüş
üstünlüğü ve başarılarıyla halk desteğini almak yerine,
halkı bölüp birbirine düşman yapmak, yanlışlarına karşın
yandaşlarını fanatikleştirmek “tek yol” olarak uygulanıyor.
Sorun onlar için insanların yararına iş yapmak, halkın kendi
kendisini yönetmesini sağlamak, özgürlük ve barış ortamı
oluşturmak, vb. değildir. Sorun onlar için, hep iktidarda kalmak,
kendisine ve destekçilerine çıkar sağlamaktır. Partiler,
demokrasinin olmazsa olmazı sayılır; ama demokrasiyi baltalayan da
partilerdir. Her parti yandaşı, öbür partilileri düşman olarak
görmekte ve iyi yönetişim için bir araya gelmeyi reddetmektedir.
Bir
ülkede ayrılıkçı gerillalar varsa, onlar “bölücü” olarak
adlandırılır. Oysa gerçek bölücüler partiler, parti
başkanlarıdır; kulüp başkanları gibi. Birkaç Galatasaraylı,
bir Fenerbahçeliyi görünce ya da tersi durumda saldırıp
dövmektedir. Sanki karşısındaki, düşman ülkenin yurttaşı.
Partiler arasında da özdeş bir durum vardır: “Onlarla asla bir
araya gelemeyiz!”. Geçek bölücülük bu tutum değil midir?
Laikler ile dindarlar bir araya gelemez, milliyetçiler ile
milliyetçi olmayanlar birlikte eylem yapamaz, Türkler ile Kürtler
birbirini düşman sayar, vb. Sınırları belirsiz olan bu
bölücülük, sınırları belirli olan ayrılıkçılıktan daha
tehlikelidir. Çünkü insanlar evlerinde bile korkarak yaşamaktadır.
Bu saptama, sağ partiler için de geçerli, sol partiler için de.
Henüz
“tam” insanlaşamamış insanlar, toplum içindeler, ama toplumun
farkında değiller; iyilik yapmaktan söz ederler, ama bencil
davranırlar; düşünce özgürlüğünü savunurlar, ama yalnızca
kendi özgürlüklerinin ardındadırlar, başkaları için özgürlük
istemezler. Sağ ya da sol olması fark etmiyor, partililer,
kendileri gibi düşünüp eylem yapmayanlara karşı hoşgörüsüzdür.
İstenmeyen bir durum, ama İskender’in yazdığı gibi bir
gerçeklik bu. Tüm bunlar, henüz ilkellikten uzaklaşamadığımızı,
uygarlaşamadığımızı, kısacası insanlaşamadığımızı
gösteriyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.