12 Haziran 2017 Pazartesi

GELECEĞİN TOPLUMU


Dr. Alişan Özdemir


Ekonomide, teknolojide ve yaşam koşullarında büyük dönüşüm yaşanırken ülke yönetimlerinin temel yapısı değişmedi. Politika, eski ulus devlet - ulusal meşruiyet, cumhuriyet-temsili demokrasi biçiminde yürüyor. Demokrasinin iyi bir yönetim biçimi olmadığı savı, sağdan da soldan da geliyor. Bu sav doğru mu? Bir kuram, tam ya da % 90-80 oranında uygulanmış da başarılı olmamışsa doğrudur. Ne yazık ki, demokrasi ilkeleri hiçbir ülkede eksiksiz uygulanmamıştır. Oran % 10’dan % 60 uzanır, ortalamayı % 30 civarında alabiliriz. Halk, hiçbir ülkede kendi kendini yönetir duruma gelmemiştir. Kuram-eylem uyumsuzluğu sosyalizm için de geçerlidir. Reel sosyalizm, Marx’ın, kuramına uygun gelişmemiştir.
Bu koşulda geleceğin toplumu nasıl olacak? Bugün, geleceğin toplumu için doğrudan demokrasi ve sosyalizm dışında seçenek görünmüyor.

DEMOKRASİ

Demokrasinin tam anlamıyla uygulanamaması, mülkiyet sisteminden kaynaklanmaktadır. Üretim araçları mülkiyetinin yalnızca bir sınıfın elinde toplanması, üretim araçlarına sahip olmayan sınıfın ülke yönetiminde etkili olmasını engellemektedir. Doğrudan demokrasi doğrultusunda üretim araçları mülkiyetinin toplumsallaştırılması (kamulaştırılması) temel adımdır, ama ülküsel düzeni kurmaya yetmez. İnsanların böyle düzeni gönülden kabulü, hemen uyum sağlaması; düşünce, bilgi ve ahlak açısından yüksek bir düzeyde olması gerekir. “Tembel, aklı havada, bencil, düşüncesiz, kaygısız insanlarla sosyalizmi gerçekleştiremezsiniz (Rosa Luxemburg: ).” Bunun için tüm insanlara, özgür bir varlık, bir değer oldukları, insanlar arasında basamak farkı olmadığı, değerlerinin gücü elinde tutan insanlardan düşük olmadığı anlatılmalıdır.
Sosyalizmin aşağıdan yukarıya kurulabilmesi, doğrudan demokrasinin uygulanabilmesi için, önce temsili demokrasinin halkın yönetime katılması doğrultusunda geliştirilmesi gerekir. Çünkü, ancak demokratik ortamda halkın tartışması, örgütlenmesi sağlanabilir. Baskı ortamında görüşler özgürce tartışılamaz, yığınlar böyle köktenci deneyimlere girmek istemez. Ne yazık ki, iktidarlar zaman zaman yasaları yok sayabilmekte, en barışçıl eylemleri bile bastırmaktadır. Bu durum her ülkede aynı düzeyde değildir; örneğin Birleşik Krallık'ta bu çok kolay olmaz; ama Asya'nın, Afrika'nın çoğu cumhuriyetlerinde çok kolay olmaktadır. Bu sapmalar, demokrasi geleneğinin yerleşmiş olup olmaması, halkın önemini anlayarak demokrasiyi benimseyip benimsememesi ile ilgilidir.
Demokrasi isteği halktan gelmelidir. Kapitalizme sonradan geçen ülkelerde, halk kendi kendini yönetme konusunda istekli ve becerikli değildir. Bu amaçla, halkın değişik kesimlerinde demokrasi tartışmaları yürütülmeli, anayasanın devlet ile halk arasında bir sözleşme olduğu ve olması gerektiği söylenmelidir. Katılımcı yöntemle halkın yeni demokrasi projesine güvenmesi ve benimsemesi sağlanmalıdır. Tartışma süresince şu sorunlar ve benzerleri ele alınmalıdır: a) Gerçek (çoğulcu, katılımcı, doğrudan) demokrasinin nasıl olduğu ve niçin halkın yararına olduğu? b) Güçler birliğinin (erkin) yürütmede, özellikle tek kişide toplanmasının zararları ve demokratik olup olmadığı? c) Hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğünün niçin ve nasıl sağlanabileceği? d) Türkiye’de kutuplaşmaya, Güneydoğuda çatışmaya son verip barışın nasıl sağlanabileceği?
Temsili demokrasilerde, güçler ayrılığı ile yürütme kısıtlanabiliyor, ABD’nin başkanlık sisteminde olduğu gibi. Ama parlamenter sistemlerde, genellikle erkler ayrılığı keskin olmuyor ve sorunlar çıkıyor. Yine de meclisin yetkileri bazı aşırılıkları engelleyebiliyor. Devletin varlığında demokrasinin gelişmesi, parlamento sistemiyle bir oranda olabilir. Bu, başlangıçta Sovyetlerde ve 1921'de Anadolu'da olduğu gibi, "erkler birliği" ile sağlanabilir. Ancak erk, yürütmede değil, halkın meclisinde toplanmalı, yürütme ve yargı ona bağlı olmalıdır. Erkler ayrılığı yeğlenecekse, diktatörler hep yürütmeden çıktığı için, onun kısıtlanması önemlidir. Bu da yine anayasa, siyasal partiler ve seçim yasaları ile olanaklıdır. Başka deyişle, demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesi diye tanımlansa da, iktidarın (yürütmenin) yetkilerinin anayasa ve yasalarla kısıtlanması gerekir. Çünkü çoğunluğun kararı anti-demokratik olabilir, iktidar yozlaştırıcıdır.
Şimdiki iktidarın, halk meclislerini PDY diye suçlayıp yok etmeye çalışacağı açıktır. Özgürce çalışabilmek için demokratik ortam olmalıdır, bu ortamı nasıl sağlarız ona bakalım. Önce herhalde demokrasi ve özgürlük yanlılarının; görüş, amaç ve eylem farklılıklarına karşın, yana yana olması, görüş alışverişinde bulunması gerekir (tek partide birleşmek değil, belki bir çatı örgütte). Sonra demokrasi ve özgürlük alanını genişletmek için ne yapılması gerektiğine birlikte karar verilmelidir. Neyin mücadelesini vereceğiz? Kısa ve uzun vade amaçları ayrı ayrı saptanmalıdır. Örgütlenme biçimi üzerinde düşünmek gerek. Hem ideallerimize uygun olmalı, hem de koşullara. Bir de güçlü örgüt konusu önemli. İnternet üzerinden örgütlenme çok güvenli değil, sanal alem canavarları gerçek alemde görünmez oluyor. İnternet'te ve İnternet dışında örgütlü olan muhalif gruplarla iletişim kurarak, ortak toplantı çağrısı yapılabilir. Gerçek sivil toplum oluşumları yan yana gelip (birleşme değil) bir güç olursa, partilere baskı unsuru olabilir, halkın dikkatini üstüne çekebilir.

SOSYALİZM

Marx’ın öngördüğü sosyalizm ile Lenin’in başlattığı sosyalizm arasında çok ayrım olduğu açıktır. Marx’ın sosyalizmi, gelmesi muhakkak olan bir aşamadır toplumlar tarihinde. Kapitalist toplumda, üretici güçlerin üretim ilişkileri ile çatışacağı yüksek gelişmişlik düzeyinde zorunlu olarak kurulacak yeni toplum biçimidir. Dünya devrimi ile olacaktır ve bütün dünya yeni toplum biçimi aşamasına geçecektir. Reel sosyalizm, bir kalkınma yöntemi olarak gelişmemiş tek tek ülkelerde gelişince, zorunlu olarak güçlü kapitalist ülkelerle karşı karşıya kaldı. Bu yarıştan galip çıkamadı. Sosyalizmi kalkınma yöntemi olarak görmek, gerçekliği kurama uydurmaya çalışmaktan kaynaklanır ve bu sosyalizm ileri toplum aşaması olamaz. Sosyalizm, gelecek toplum biçimi olarak ele alınmalıdır. Üretici güçler-üretim ilişkileri çelişkisinden ötürü gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizm kurulursa, karşısında güçlü bir rakip olmayacak ve kısa sürede dünyaya yayılabilecektir.
Sosyalist sitem ayaktayken, bazı geri ülkeler, kapitalist olmayan yol adıyla sosyalist yöntemle kalkınmaya çabaladılar. Ancak bu ülkelerin bugün kapitalist yola girdiği görülüyor. Yeni oluşabilecek sosyalist yönetimleri destekleyecek sosyalist sistemin olmadığı günümüz koşullarında, sosyalist kalkınma yolunun (kapitalist olmayan yolun) başarı kazanma olanağı yoktur. Tek tek belirebilecek bu tür ülkeler kapitalist sistem tarafından ezilecektir. Toplumların devrimle değişimi, birkaç kişinin ve bir azınlığın arzusuyla olmaz. Maddi ve manevi koşulların uygun olduğu yer ve durumda değişim olur.
Marx, yeni dünya toplumunu proletaryanın kuracağını ileri sürer. Proletaryanın olmadığı ya da çok güçsüz olduğu toplumlarda sosyalizm kurulmasını öngörmez. Dolayısıyla feodalizmden sosyalizme geçiş olanaklı değildir. Reel sosyalist toplumlar bu yüzden yıkılmıştır. Ancak bugün, işçi sınıfının devrimin ana gücü olduğu savı tartışılıyor. 19. yüzyıldaki gibi yığınsal işçi eylemleri olmuyor. Marx’ın çözümlemesinde olduğu gibi işçiler sırf idealist amaçla sınıfsız toplum savaşçıları olacaklarmış gibi görünmüyor. Lenin bu paradoksu, işçilere dışardan bilinç verme (eğitim) aracılığıyla çözmeye çalışmış. Gerçekten, eğitim düzeyi çok düşük tutulan işçi sınıfının, o ileri toplum biçimini kurması; kuruluş sırasında karşılaşacağı ekonomik, toplumsal, yönetimsel, bireysel sorunlara çözüm getirmesi beklenemez. Bu konuları uzmanlara yani aydınlara devretmesi gerekecektir herhalde.
Sosyalizmin genel olarak nasıl bir toplum biçimi olacağı üzerine Marx ve Engels’in birkaç öngörüsü vardır. Birçok kişi sosyalizmi niçin istiyor? Bu öngörüleri beğendiği için, ne olduğu bilinmeyen bir toplumu kimse istemez. Kalkınmış kapitalist ülkeler sosyalizme geçerse, kalkınmaya gereksemeleri olmaz, üretici güçler bu uygun koşulda hızla gelişir. Ütopik sosyalistler hümanist (insanların ezilmesi karşısında acıma duyan) duygusallıkla hemen sosyalizme geçilmesini istemiştir. Ancak diyalektik maddeci görüş, değişimin bazı toplumsal ilkeler ve koşullarda olduğunu ortaya koymuştur. Sovyet devriminde bu ilke ve koşulların oluştuğu sanılmıştı, Avrupa'da devrim bekleniyordu. Ama yanlış bir sanıydı, Avrupa'da devrim olmadı, sosyalizm eksik ve sakat doğmuş oldu. Günümüzün bilgi ve tartışma düzeyinde, sorunu şöyle koyabiliriz:
1- Geleceğin toplum biçimi sosyalizm midir? Sol "Evet" diyor, Marx da. Yoksa değil mi, başka bir biçim mi gelecek, geleceğin toplum biçiminin özelliklerini şimdiden bilebilir miyiz? Ben, sınıfsız toplumun bir gün kurulacağı kanısındayım. Ancak günümüz koşullarında hayal, hatta ütopya.
2- Marx'ın toplum biçimlerinin değişimi, yani devrimler konusundaki görüşleri hala geçerli midir, geçerli değilse doğru ve geçerli olan nedir? Ben Marx'ın görüşünün geçerli olduğunu düşünüyorum: Her toplum kendi çelişkilerinin (üretici güçler x üretim ilişkileri) belirlediği yönde, sınıflar mücadelesiyle gelişir (bir adım ileri iki adım geri). Bu doğrultu dışındaki girişimler birer serüven olarak kalır. Dünyanın tüm toplumlarıyla etkileşim, toplumun gelişmesine zikzak çizdirebilir, başka yöne götürebilir, ancak son çözümlemede doğrultunun amacını içteki çelişki belirler.
Toplumların gelişme ve değişmesinde kişi etmeni de önemlidir. İnsanlar, sınıfsız toplumun gerektirdiği bilgi, kültür ve ahlak düzeyine ulaşmış olmalıdır. Feodal toplumlarda bu koşulun oluştuğu söylenemez, hatta gelişmiş ülke insanları bile günümüzde bu düzeye gelmiş değildir. Toplumsal koşullar oluşsa bile, insanlar gerekli ruhsal düzeye gelmemişse, sınıfsız toplum girişimi sonuçsuz kalacaktır.
Marx'ta "üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki uzlaşmazlık aşamasına gelmeden devrim olmaz" görüşü vardır. Ayrıca biliyoruz ki, çelişki her zaman aynı şiddet ve yoğunlukta sürmez, bazen görülmez, bazen şiddetini artırır ama uzlaşmazlık düzeyine gelmez. Kapitalizm, özde değişmemekle birlikte, üretim ilişkilerinde birtakım biçimsel değişiklik yapma becerisine sahip: taylorizm, fordizm, taşeronluk, küreselleşme, vb. Ayrıca üretici güçleri hâlâ geliştirebildiği de bir gerçek. Sosyalist kalkınma yöntemi, sonunda uygulandığı ülkelerde üretici güçleri geliştirmekte yetersiz kaldı. Bazısının silah sanayisini geliştirmesini, üretici güçlerin gelişmesi olarak görmemek gerekir:
1 - Üretici güçler tüm rejimlerde gelişir, ama potansiyeline bakmak gerekir. Yani potansiyelinin % 100'ü oranında mı geliştiriyor, % 30'u oranında mı? "Üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişmesine engel olması" kavramını, % 100 durdurur, demek ki hiç geliştirmez diye almamak gerekir. Potansiyelinin çok altında gelişme devrime neden olabilir ya da rejimin yıkılmasına.
2 - Üretici güçler=üretim araçları demek değildir, üretim araçları içinde insan da vardır. Yani üretim ilişkilerinin insanı ne denli geliştirdiğine de bakmak gerekir. Marx'ın öngörüsüne göre ve insanların beklentisine, umut ettiğine göre, sosyalizmde insanlar yoksullukta eşitlenmeyecektir, refahta eşitlenecektir. Ne yazık ki, SSCB'de de, Küba'da da insanlar refaha erişemedi; bazı sosyal olanaklar olması refah anlamına gelmez.
3 - Lenin’in öne sürdüğü, devrimin "en zayıf halka"da başlayacağı görüşü; çelişkinin dünya çapında geliştiği, hızla güçlü halkalara yayılma potansiyeline sahip devrim hareketinin olduğu koşullarda geçerli olabilir. Böyle bir durum olmazsa, en zayıf halkadaki devrim amacına ulaşamaz, geriye dönüş olasılığı çok yüksektir. Nitekim öyle olmuştur SSCB'de, Çin'de...

REFORM MU, DEVRİM Mİ?

Duymuşsunuzdur, şirketler ve ekonomi için "inovasyon" önerilip teşvik ediliyor, bu kavramın anlamı yenileşme, yeniliktir. Gerçekten gerekli bir edim, ama istendiği gibi yürümüyor çoğunlukla. Çünkü çalışanlar hızlı değişmeye uyamıyor, rahatsız oluyor. Onun yerine "kaizen" öneriliyor. Kaizen daha sorunsuz olarak yürüyor, çünkü değişim daha yavaş, insanları sıkıntıya sokmuyor. İnovasyon ile bir ayda yapacağınız değişikliği bir yılda, bir günde yapacağınız değişikliği bir ayda yapıyorsunuz. Değişme sonunda oluyor, insanlar belki farkına bile varmıyor.
Şirket yönetimi için bugün önerilen alternatif yönetim biçimi "holakrasi", yerinden yönetim ya da özyönetim anlamına geliyor. Kısaca yöneticilerin, unvanların olmadığı herkesin kendi kendini yönettiği, rollerine hakim olduğu bir organizasyon yapısı. Çalışanlara yetki ve sorumluluk veriyor, ama gel gör ki çalışanların büyük bölümü bunu istemiyor. Sorumluluk almamakla daha rahat ediyorlar. Üst yönetim, yükünü atmak istiyor, çalışanlar tersine emirle iş yapmak. Holakrasiyi uzun uzun anlatmak zorunda kalıyorlar, yavaş yavaş yayılıyor.
Toplumlar tarihine baktığımızda benzer durumu görüyoruz. Devrimler genellikle bir azınlığın eylemiyle oluyor, izleyici gibi duran yığınlar ona geri adım attırıyor. Örneğin bugün Fransa’da 5. cumhuriyet var, neden? Çünkü 1789 Devriminden on yıl sonra krallık geri gelmiş. Sonra bir cumhuriyetçiler bir kralcılar iktidar olmuş. Sonunda cumhuriyet kazanmış. SSCB’de halkın devrime karşı hep direndiği görülür, bugün kapitalizm egemen. Atatürk’ün "devrimleri" de öyle, hep direnmeyle karşılaşmıştır. Günümüzde, 1920’lerdeki birçok reform geri döndürülmüştür. Hindistan’ın Kerala eyaletinde bir komünistler, bir tutucular iktidar olmaktadır; halk kendi yararına uygulamalar yapan sol güçleri uzun süre iktidarda tutmamaktadır.
Kısacası, sosyalizm ve doğrudan demokrasiyi hızla gerçekleştirmeye çalışmak yanlış olur. Şiddete başvurmadan, barışçıl yöntemle mücadele etmeli ve halkın onayı alındıkça değişiklikler yapılmalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.