Bugün
düşünce özgürlüğü, iki sözcükten oluşan bir savsözden
başka bir şey olarak görülmüyor. Oysa konu irdelenirse,
şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Çok önce
televizyondaki bir açık oturumda eski DGM savcısı olan DYP
milletvekiline düşünce özgürlüğünden yana olup olmadığını
sordular. “Tabii ki, düşünce özgürlüğünden yanayım. Herkes
istediği gibi düşünsün, ancak açıklamamak koşuluyla” diye
yanıtladı. Savsözün sözlük anlamıyla konuya bakarsanız, yanıt
saçma değil. Böyle düşünce özgürlüğüne Pinochet de, Hitler
de, Beşşar Esed de karşı çıkmaz. Düşünme en doğal insan
davranışıdır, herkes yapar. Beynimizin içinde geçenleri kimse
bilemez ve karışamaz. Peki düşünce özgürlüğü savaşımı
bunun için mi yapılıyor? Kuşkusuz hayır. Düşünce
özgürlüğü ile kastedilen, düşünme ediminin sonuçlarını
açıklama özgürlüğüdür.
İrdelememizi
sürdürelim. Diyelim ki, iktidardakilerle özdeş görüştesiniz,
beğeniyorsunuz. Beğeni ve övgülerinizi dile getiriyorsunuz.
Susturmaya, engellemeye, cezalandırmaya çalışırlar mı sizi?
Kesinlikle hayır, tersine ödüllendirilirsiniz. İktidarı
eleştirirseniz (eleştiri genellikle yergi biçiminde belirir)? O
zaman seyreyle gümbürtüyü, üzerinize her türlü baskı gelir.
Öyleyse düşünce özgürlüğü eşittir düşüncelerini açıklama
özgürlüğü de değildir. Düşünce özgürlüğü isteminin özü,
eleştirme özgürlüğüdür.
Baskı
yalnızca politika alanında değil, sanat alanında da var. Usta
ozanlar Oktay Rıfat ile Melih Cevdet’in, bir eleştirisinden ötürü
Nurullah Ataç’ı tartakladığını biliyor musunuz? Ferit Edgü,
Ders Notları 2’de şöyle yazmış: “Eleştirmen
golünü ya ofsayt ya da penaltıdan atar. / Nedeni basit: / Hem
oyuncu, hem hakemdir o.”
Hiç sövgü olmayan eleştiri yazılarımdan ötürü pek çok sövgü
yazısı yazıldı. “Cami duvarına işediğim”den söz edildi,
oysa caminin yakınından bile geçmem. Eleştirinin, baskı
görmesinin, teşvik edilmemesinin nedeni ortaya çıkıyor böylece.
Eleştiriye
karşı olma, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, dünya yazınında
da örnekleri çok. Örneğin, coşumculuğun Almanya’daki
temsilcisi Goethe, bir şiirinde eleştirmeni, yaratıcı yazarın
ürünlerinden geçinen, onun sofrasından yiyen, sonra dışarıda
sofradaki yemekler üzerine ileri geri konuşan yüzsüz konuğa
benzetir; onun görüldüğü yerde kapı dışarı edilmesi,
kovulması gereken bir köpek olduğunu yazar. Peter Handke,
eleştirmenlere kine varan karşıtduygusu ile ünlüdür, bir
yapıtında eleştirmeni kudurgan köpeğe benzetir. Handke, Avrupa
yazınında yeni coşumculuğun baş temsilcisidir. Başkaları da
var, uzatmayalım.
Gerçek
düşünce özgürlüğü yandaşı, eleştiri özgürlüğünü
savunur. Sözleri, özellikle davranışları eleştiriye karşı
hoşgörülü ise, bilin ki o kişi gerçekten düşünce
özgürlüğünden yanadır. Bir de “Ben eleştiriye açığım”
diyenlerden korkun. Bu kişileri eleştirdiniz mi, “Ben eleştiriye
açığım, amma” diye başlayıp veryansın ederler, eleştiriye
karşı olanlardan daha kötü yaparlar sizi.
Tüm
özgürlüklerin bir kısıtlaması var: her kişinin özgürlüğü,
başka kişilerin özgürlük alanlarıyla sınırlandırılmıştır;
başkalarının özgürlük alanına giremezsiniz. Peki eleştiri,
başkasının alanına girmek midir? Adam bir şey üretiyor,
yapıyor; sen gidiyorsun “O öyle olmaz, böyle olur!” deyip
işine karışıyorsun. Adam, “Sana ne!?” diyebilir.
Diyebilir
mi acaba? Başka yönden bakalım. Sanatçı, “Bak bu senin
çevrenini genişletecek, yaşamını değiştirecek, büyük tat
alacaksın” deyip yapıtını önüme sürdüğünde, benim alanıma
girmiş olmuyor mu? Bütün yapıtlar başka kişiler izlesin, okusun
diye yapılır. Bir savla benim alanıma girmiş olan yapıtı bir
izleyici olarak, eleştirmen olarak inceleyip, değerlendirmemi
açıklamam, sanatçının alanına karışma sayılmaz. Başka bir
bakış açısıyla, yapıt insanlığın ortak alanına sunulmuş
sayılabilir. Ortak alanda olan bir nesneyi herkes özgürce
eleştirebilir. Eleştiri de bu ortak alana sunulmuş olur.
Özgürlüklerin
sınırı ileri sürülerek yapılacak karşı çıkışlarda bu
durum göz önünde tutulmalıdır. Kısacası; eleştiri
olmadan özgürlük olmayacağı gibi, özgürlük olmadan eleştiri
de var olmaz.
Eleştiri nedir?
Eleştirme
eyleminin ne olduğu konusunda değişik görüşler var. Eleştiriye
kızılmasının bir nedeni de bu. Gündelik dilde eleştiri, “bir
kimseye, bir şeye karşı yönetilen olumsuz yargı” anlamında,
yergi ile eşanlamlı olarak kullanılıyor. Oysa felsefe ile sanat
alanında anlamı bu denli yalınç değil.
Felsefe
alanında eleştiri, 18. yy.da bütün alanlarda (sanat, mantık,
bilim, politika, bg.) bir ilkeyi ya da olayı derinlemesine
incelemeye girişen sağduyulu kişinin yaptığı iş olarak
anlaşılırdı. Kant’ın salt usu kuramsal ve kılgısal olarak
özgür ve açık incelemesinden sonra terimin anlamı değişti.
Kant’a göre eleştiri, nesneyle ilgili tüm dolaysız bilgileri
yadsır; eleştiri; ussal bilginin gücünün ve sınırlarının
bilimidir. Değişik görüşü olan Marx’a göre eleştiri,
dünyanın değiştirilmesini olanaklı kılan devrimci düşüncenin
zorunlu öğesidir. 1873’te eleştirinin adını koydu: diyalektik.
Kısacası felsefeye göre eleştiri; geçerliğini ve doğruluğunu
sorgulamadan hiçbir savı benimsemeyen düşünce biçimidir.
Sanat
alanında eleştiri değerlendirmeyle yakın anlamda kullanılır.
Sanatçının konusu yaşam iken, eleştirmenin konusu sanattır.
Nasıl sorusunda sanatçı “güzel”in, eleştirmen “doğru”nun
ya da “geçerli”nin ardındadır. Yapıtın doğruluğunu,
özgünlüğünü, geçerliliğini araştırır, eleştiri eylemi.
Başka deyişle sanat eleştirisi, yalnızca olumsuz yargı
belirtmez; yapıtın iyi, güzel, üstün yanlarını da belirtir;
kötü, çirkin, aşağı özellikleri yanında.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.