11 Ağustos 2012 Cumartesi

Yeni Anayasayı Yapamamak


Haziran 2011 seçiminin genel teması “yeni anayasa” idi. Muhalefetten çok iktidar yeni anayasadan söz ediyordu. Geç de olsa çalışmalar başladı gibi, bir şeyler yapılıyor gibi, daha çok dostlar alışverişte görsün gibi. Yeni anayasanın yazımına Mayıs ayı başında ‘Temel Hak ve Özgürlükler’ bölümünden başlayan Uzlaşma Komisyonu’nun alt komisyonu olan Yazım Komisyonu, partilerden bu başlık için gelen önerileri tek metinde birleştirdi, 45 başlık belirledi. Bugüne değin ancak beş maddede uzlaşıldığı açıklandı. Beş madde de suya sabuna dokunmadan, “çok genel doğrular” ele alınarak anlamı yoruma açık biçimde yazılmış.

1 – “İnsan onur ve haysiyeti dokunulmazdır. İnsan onur ve haysiyeti insan haklarının ve anayasal düzenin temelidir. Devlet, insan onur ve haysiyeti ile insanın maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkına saygı duyar, bu değerleri korur ve bunların önündeki tüm engelleri kaldırır.” Maddesi ne anlatıyor? Anlatımı bozuk, tekrarı çok, ‘insan onur ve haysiyeti’ ibaresini üç kez yinelemiş, ayrıca sözlüğe bakarsanız onur ve haysiyet eş anlamlı. İnsan onuru kavramının değişik yorumları olmasını bir yana bırakalım, anayasada bu kavram yer almazsa yargı ya da bürokrasi “İnsan onurunu korumak benim görevim değil” mi diyecek?

2 – “Herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere/özgürlüklere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler/özgürlükler bir bütündür ve birbirini tamamlar”. Yine çok yuvarlak bir madde, temel hak ve özgürlükler kavramından herkes aynı şeyi mi anlıyor? Kavramın açılımı, yani neler olduğu önemli. Meclisteki partilerin her biri farklı hak ve özgürlükler isteyecektir ve ayrıntıda uzlaşma noktaları azalacaktır. O zaman daha az hak ve özgürlüğümüz mü olacak?

3 – “Herkes hayat (yaşama) hakkına sahiptir. Meşru müdafaa ve suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği hallerde, hayat (yaşam) hakkını ortadan kaldıracak ya da tehlikeye düşürecek ölçüde güç kullanımının kesinlikle gerekli olduğu durumlar istisnadır.” Kimse yaşam hakkına sahip değildir ya da kimileri sahiptir kimileri sahip değildir diyen biri mi var? Bu madde daha çok, güvenlik güçlerinin ceza almasını önlemeye yarar.

4 – “Herkes, maddi ve manevi varlığını koruma, geliştirme ve buna saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ya da kişinin aydınlatılmış rızası esas alınmak şartıyla (koşuluyla) kanunda açıkça belirtilen haller dışında, bilimsel ve tıbbi deneyler dâhil, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz. İnsanın bedeni ve organları insan onur (şeref) ve haysiyetine aykırı bir şekilde metalaştırılamaz.” Bu madde yasayla düzenlenmesi gerek bir ayrıntıya almış, maddi ve manevi varlığı korumadan girmiş, tıbbi deneyler ve organ ticaretinden çıkmış. “İnsan onur ve haysiyeti” kavramı yine önümüze çıkıyor.

5 – “İşkence ve kötü muamele yasaktır. Hürriyetlerin (özgürlüklerin) kısıtlanması ve cezaların infazı halleri de dâhil olmak üzere kimse insan onur (şeref) ve haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya çarptırılamaz veya muameleye tabi tutulamaz.” Bu insan onur ve haysiyeti kavramı ne önemli bir kavrammış, önemini yeni anlıyoruz!? Bunu bir yana bırakırsak, belki anayasaya girmesi gereken tek madde bulunmuş diyebiliriz.

Kısacası hızlı, yoğun bir çalışma yok, sonuç ne zaman çıkar bilinmez. Ancak gidişe bakarsanız “çok genel doğruları” kaleme alarak yepyeni bir anayasa yazılabileceği sanılıyor. Oysa bu genel doğruları anayasaya almasanız da olur. Önemli olan, “tartışmalı konularda” uzlaşmaya vararak yol gösterici olmaktır.

Bu Meclis Anayasa Yapabilir mi?


Baştan “Bu Meclis anayasa yapabilir” denmişti. Yasal olarak TBMM’nin anaysa yapmasına engel yok, bir anayasa hazırlayıp halk oylamasına sunabilir. Ama bu özlenen anayasa, Türkiye’yi 12 Eylül ortamından çıkaracak, her bakımdan ileriye götürebilecek anayasa olabilir mi? İşte bu kuşkulu görünüyor. Uzlaşma Komisyonu, bir türlü uzlaşıp tam sonuca varamıyor. Çünkü arka planda çatışma var. Partiler birbirinden korkuyor, korkularını doğrudan dile getireceklerine, dolaylı yoldan engeller çıkarıyor. Bunun birçok nedeni var:

1 – TBMM üyeleri, genel başkanların askerleri olacak adaylar arasından seçildi. Görevleri, Meclisin çalışmalarında genel başkana koşulsuz destek vermektir. İçlerinde anayasa ve hukuk konusunda bilgili kişiler olsa bile, anayasa hazırlama sırasında farklı davranışta bulunmayacaklardır.

2 – TBMM’nin birçok görevi var. Bunları yaparken, eklenen anayasa hazırlama görevini hakkıyla yerine getirmesi beklenemez, çünkü anayasa hazırlığı çok zaman alıcıdır, çok emek ister. Uzlaşma komisyonunun sunacağı metnin Mecliste aynen kabul edileceğini sanmıyorum, daha çok tartışılacaktır.

3 – Aşırı kutuplaşma yıllardır sürmektedir. Muhalefetin de, iktidarın da kutuplaşmayı giderme girişimi olmamaktadır. Türkiye’nin önemli bir sorunu olan Kürt-PKK konusunun bir yanı olan BDP ile AKP uzlaşmazlık içindedir. Bu kutuplaşmalardan uzlaşma ve toplumun isteğini yansıtacak anayasa çıkmaz.

İyi bir anayasa yapmak isteniyorsa, Anayasa Hazırlama Meclisi (AHM) oluşturulmalıdır. Partilerin gireceği ya da kendi içlerinde yapacağı seçimle AHM üyeleri belirlenebilir (örneğin 150 kişi). AHM’ye üniversitelerin, kitle örgütlerinin temsilciler alınabilir. AHM’ye girecek parti temsilcilerini büyük olasılıkla genel başkanlar belirleyecektir. Ancak bu üyelerin özellikleri, TBMM üyelerinin özelliklerinden farklı olacaktır.

Yeni Anayasa Nasıl Olmalı?


Geçmişten dersler almak gerekir, ama geçmişe tepki göstererek anayasa hazırlanmaz. Tepki anayasalarının yaşam süresi kısadır. Geçmişten alınacak öğrenekler şunlardır:

1 – Demokrasi herkese yarar. Bir zamanlar iktidar partisi demokrasi yokluğundan yakınıyordu, şimdi muhalefet partileri yakınıyor. Kuşkusuz herkes “kendine demokrat”, ama herkes için demokrasi iktidara da muhalefete de yarar.

2 – Özgürlükler, eşit olarak herkese tanınırsa, herkes özgür olacaktır. Özgür ortamda herkes görüşlerini açıklayabilir, tartışabilir, birbirini ikna edebilir; demokrasi ve hukuk dışı yollara başvurmayı kimse düşünmez. Özgürlükleri kısıtlamaya başladığınız zaman, kısıtlamanın sonu gelmez ve kısıtlamadan herkes zarar görür.

3 – Anayasanın dili herkesin farklı yorumlayacağı biçimde olmamalıdır. Maddeler, cümleler kısa ve açık (tek anlamlı) olmalıdır. Anayasanın kısa olması beklenir, her yurttaş anayasayı kolayca okuyabilmeli, anımsayabilmelidir.

4 – Anayasa toplum yaşamıyla ilgili her konuyu düzenlememelidir. 12 Eylül anayasası, her konuya ayrıntılı girdiği için sık sık değiştirildi. Anayasa, uluslararası hukuk kurallarıyla temel ilkeleri belirlemeli; ayrıntıları ve birçok konuyu yasalara bırakmalıdır. Koşullar değiştiğinde TBMM yasaları değiştirebilir, anayasayı değiştirmeye gerek kalmaz.

5 – Ekonomi, kalkınma, toplumsal ve kültürel yaşam konusunda değişik görüş ve yöntemler var: muhafazakâr, liberal, sosyal-demokrat, karma, bg. Anayasaya her konuda kesin kurallar konması, iktidara gelen partilerin halktan yetki aldıkları vaatlerini uygulamalarının önünde engel olacak, o zaman anayasayı değiştirme gündeme gelecektir. Oysa belli bir görüş doğrultusunda (Kemalist, konservatif, bg) keskin kurallar konmazsa, değişen koşullara göre değişik bir partinin iktidara gelerek değişik yöntem uygulayabilmesinin önü açılır.

6 – Anayasa gelecek gözetilerek hazırlanmalıdır. Küreselleşen ekonomi ve politika; devletlerin görevlerinde değişiklik yapıyor. Dünyadan soyutlanmış ekonomik ve politik çalışma yapamayacağımıza göre, bu değişim anayasaya yansıtılmalıdır.

7 – Bazı ayrıntılara girersek; bir türlü sağlanamayan kuvvetler ayrılığını ve gerçekte laik olamayan devletin laik olması sağlamak başlıca görevlerdir. Hukuk devleti güvencelerini zayıflatan 82 Anayasasına karşıt olarak, yargıyı adaleti sağlamakta daha etkin kılacak mekanizmalar geliştirilmelidir. Dördüncü kuvvet önemlidir: Basın ve yayın; buna özerk kurumlar, odalar, sendikalar, hükümet dışı örgütler (STK) de eklenebilir. Çok kültürlü bir ülke olmamız anayasaya yansımalıdır, ama uluslararası çağdaş kültüre ulaşmayı erek edinmelidir. Anayasal yurttaşlık açısından özgürlük-adalet-dayanışma üçlüsü eksen oluşturmalıdır. Demokrasi sözlük anlamıyla (bu anlamı yeğliyorum), halkın kendi kendisini yönetmesi olduğuna göre, halkın yönetime katılımının önünü açacak kurallar konmalıdır. Bağlı olarak merkezin güç ve sorumluluğu azaltılırken, yerel yönetimlerin demokratik biçimde güç ve sorumluluğu artırılmalıdır.

Ne diyeyim, “inşallah” olur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.