26 Şubat 2012 Pazar

YARGI POLİS MİT


Genel Bakış
"Her şey Hükümetin denetiminde gidiyor" derken, beklenmedik bir çıkış oldu. Savcılığın MİT Müsteşarını sanık olarak ifadeye çağırması , toplumsal olayların her zaman kestirilemeyecek bir yöne kayabileceği gerçeğini gözler önüne serdi. 
Sınıflar, katmanlar, camialar, gruplar ve kişilerin nasıl davranacaklarını önceden kestiremezsiniz; her şeyi denetim altında tutamazsınız. Nispi demokratik ortamda, kendiniz için yararlı olacağını görerek verdiğiniz, ancak sınırlarını belirtmediğiniz bir yetki ve olanak, yetkiyi alan tarafından kendi ideolojisi yönünde kullanılabilir. Yahut bu yetki ve olanak başka gruplarca da kullanılmak istenebilir. Bunun önüne geçmenin iki yolu var, ya tam otoriter yöntemle her şeyi hükümetin iznine bağlarsınız ya da demokratik yöntemle herkese eşit davranır ve kimseye özel yetki vermezsiniz. İnsanoğlu genellikle sonucunu düşünmeden en kolay yolu seçer. Hükumetler, bu arada AKP Hükumeti, kolay yol olarak otoriterliği seçti. 
Hükumet, bir yandan açılım ve gizli görüşme yaparken öbür yandan savaş ve cezalandırma yoluyla Kürt ve PKK sorununu istediği yönde çözmeye çalıştı. Ancak topluluklar sopa ve havuç yöntemiyle eğitilip yönlendirilemez, mutlaka bir yerden bir patlak oluverir. Nitekim bu yöntemle Kürt sorunu çözülemedi, PKK ve Kürt Halkı ayrı bir tepki verdi, Haziran seçiminden sonra uzlaşmazlık ortaya çıktı. Eski PKK'lı Abdülkadir Aygan, Ergenekoncuların ve PKK içindeki Kemalistlerin, Habur olayını bahane ederek barış sürecini baltaladıklarını; bugünkü olayların bu sürecin sonucu olduğunu savlıyor: "MİT, başlangıçta desteklediği ve uluslararası alanda kabul gören KCK'yı ortadan kaldırmak için yapılanma içinde ilişkide olduğu kişileri (polisin de söylediği gibi), kullandı. KCK'yı terörize etti, Savcılar da harekete geçti." Sav yabana atılır gibi değil ve korkutucu bir durum. 
MİT ile polis, polis ile ordu arasında sürekli didişme ve çekememezlik olduğu eskiden beri bilinir. Savcılar ise polisle arayı bozmamak için onların söylediklerini yaparlar. Hükumetin bir yandan görüşmeleri, öbür yandan savaşı sürdürerek çelişkili davranması, bu iki güvenlik gücünü de karşı karşıya getirdi. Başbakan, gizli görüşmelerden söz etmezken, KCK soruşturmasının çok çok önemli olduğunu söylemesi, polise güç verdi. Burada fırsatı yakalayan polis, rakip olarak gördüğü MİT'e vurmak için hemen harekete geçti. Öte yandan özel yetkili savcılar ve mahkemeler, vur deyince öldürdüler. Kürtlere sopa göstermesi istenen polis-özel yetkili yargı ikilisi, görüşme-uzlaşma için görevlendirilmiş MİT'i de sorgulamaya başladı. Bu Hükumetin istemediği, beklemediği bir durumdu. 
Devlet saydam (şeffaf) olmazsa, yetki ve hakları herkese eşit olarak sunmazsa olacağı budur. Öncelik güvenlik güçlerinden (MİT'den, Polisten, Ordudan) gelen bilgilere (istihbarat) verilirse, her şey çekinceli olur, toplum ve kişi psikolojisi önemsenmez. Güvenlik güçlerine göre bütün Kürtler devlete karşı suç işleyen ya da işleyecek kişilerdir, tümünü hapse tıkmak gerekir. Bu yüzden yedi bin küsur Kürt tutuklandı, daha da tutuklanması gereken kişiler var güvenlikçilere göre. 
İktidarının ilk yıllarında uluslararası görünüme önem veren AKP, demokratça davranıyordu. Kendine demokrasiyi sağladıktan sonra önem vermemeye başladı. Süreortn bölgesel savaşın, binlerce kişinin tutukevinde olmasının, çok sayıda çocuk, genç ya da kadının ağır suçlamalarla yargılanmasının, hiç bir dönemde olmadığı sayıda aydın ve gazetecinin içerde olmasının dışardan nasıl göründüğü ile 
Hükümet ilgilenmiyor. O yalnızca iktidarını, içteki durum ve dengeleri, sorunların kendi çıkarı yönünde çözümü ya da çözümsüzlüğünü düşünüyor.


Özel Bakış 
Bu tek olay birçok soruyu usa getiriyor: 
1 - Polis ve Savcı MİT Müsteşarını niçin kuşkulu olarak ifadeye çağırdı? Oslo görüşmeleri nedeniyleyse, Başbakanın bilgisi ve verdiği yetkiyle görüştüğü bilinen Fidan'ın ifadeye çağrılması ve muhtemelen tutuklamak istenmesi , uzlaşma ve görüşme sürecini baltalamaktan öte cezalandırmaya dönüktür. Kimi MİT üyelerinin KCK içindeki yasadışı çalışmaları nedeniyleyse, MİT Müsteşarı niçin salt bilgi için değil de sanık olarak çağrıldı? 
2 - Polis, MİT, Ordu ve Jandarma ayrı ayrı istihbarat çalışması yürütüyor. Hepsi PKK'ya karşı, aralarında eşgüdüm yok. Bu denli aşırı yatırıma ne gerek var? Bu ölçüde bilgi birikimi neye yarıyor? MİT Yasasına göre MGK için bilgi topluyor, ama MİT'in PKK-KCK'ya ilişkin istihbaratı pek işe yaramıyor gibi görünüyor. Dünyada gizli istihbarat örgütleri, başka ülkelere ilişkin bilgileri toplayıp hükümetlerine bildirmek için çalışır. MİT ise PKK ile uğraşmayı görev bilmiş ve PKK ya da özellikle KCK ile iç içe çalışıyor görünüyor. Eğer PKK'yı devletin istediği yöne yönlendirmek gibi bir kirli amaç yoksa MİT'in işlevi nedir? MİT'in devre dışı kalması gerekmez mi? Görüşmeleri Başbakanlığa bağlı başka birimler yürütebilir. 
3 - Savcılar, özellikle özel yetkili savcılar, soruşturmaya bütünüyle egemen mi? Adli kolluğun olmadığı Türkiye'de, daha çok savcının polise bağlı çalıştığı izlenimi var (*). Özel yetkili mahkemeler ise savcının (dolayısıyla polisin) "Tutuklansın!" dediği herkesi tutuklamak zorundaymış gibi davranıyor. Bütün bunlar adil yargılanmanın önünde engeldir. 
4 - PKK-KCK içinde bir sürü MİT ajanı (çoğu MİT üyesi değil ama MİT’e çalışan) var, polise göre KCK kuruluşunda da görev almışlar, çeşitli düzeyde yönetici olmuşlar. K. Burkay’ın, vb. böyle açıklamaları vardı. Bu durum, PKK-KCK’nın Kürt hareketinin yürütücü ya da temsilcisi olduğu konusunda beni kuşkuya düşürdü. MİT ile bu denli iç içe bir halk hareketi olabilir mi? 
AKP ile Gülen Camiası iktidarda ortak durumdadır. MİT olayının bu iki camia arasında bir sürtüşme yarattığı, ne denli yadsınsa da biliniyor. Poliste etkin olan Gülen Camiası, AKP'nin etkin olduğu MİT'e karşı bir düzeltme hareketi yapmak istedi, ancak şimdilik başarılı olamadı (nasıl bir uzlaşmaya vardıklarını bilmiyoruz). 
Polis, özel yetkili mahkemeleri kullanarak tüm Kürt halkına karşı bir hareket yürütüyor. Bu devletin yurttaşı olan bu insanları böyle düşman görmek usun alacağı bir davranış biçimi değil, bir paranoya. Hükümet, polisten gelen bu yanlış bilgiye de inanıyor, MİT'ten gelen yanlış bilgiye de ve bu ülkenin bir bölüm halkına salt güvenlikçi gözüyle bakıyor. Sonuçta iki kurumu da savunuyor, yanlışları düzeltme yoluna gitmiyor. Uludere olayında da sorumlular ortaya çıkartılmadı, Başbakan savunmaya geçti. Oysa doğru yönetim, devlet içindeki yanlışları, yanlış yapanları soruşturmak ve cezalandırmaktır. Onları korumakla, yanlışları sürdürmekle doğru sonuca varılamaz.
Dr. Alişan Özdemir


(*) HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur'un açıklamaları ve Star gazetesinin yaptığı röportaj. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.